Serenad, okurunu yüksek sesle sarsan değil; yavaşça içine çekip sessizce yaralayan bir roman. Zülfü Livaneli bu kitapta, tarihsel bir trajediyi bir aşk hikâyesinin zarif gölgesine saklayarak anlatıyor. Roman ilerledikçe insan şunu fark ediyor: Asıl anlatılan şey ne sadece bir aşk ne de sadece tarih; asıl anlatılan, unutmanın insanlığa neye mal olduğu.
Romanın merkezinde yer alan Maya karakteri, modern, eğitimli ve “normal” bir hayatın içinden gelir. Onun bakış açısı, okurun da hikâyeye giriş kapısıdır.
Maya her şeyi bilen, güçlü bir kahraman değil; aksine merak eden, şüphelenen ve yavaş yavaş gerçeğin ağırlığı altında dönüşen bir karakterdir. Bu yönüyle çok insani ve çok yakındır. Onun adım adım geçmişe yaklaşması, okurun da geçmişle yüzleşmesi anlamına gelir.
Livaneli’nin dili romanda özellikle dikkat çekicidir: sade ama derin, sakin ama sarsıcı. Büyük cümlelerle değil, küçük ayrıntılarla vurur. Bir bakış, yarım kalmış bir cümle, söylenememiş bir kelime… Yazar, duyguyu okurun önüne koymaz; okurun içinde filizlenmesine izin verir.
Bu yüzden Serenad okunduktan sonra hemen bitmez, insanın içinde kalır.
Romanın en güçlü yönlerinden biri, tarihle kurduğu ahlaki bağdır. Serenad, geçmişin sadece geçmişte kalmadığını; bastırıldığında, yok sayıldığında bugünü de zehirlediğini hatırlatır.
Kitap boyunca hissedilen hüzün, sadece karakterlerin yaşadıklarından değil, insanlığın tekrar tekrar aynı acılara kör kalmasından kaynaklanır. Livaneli, kimseyi bağırarak suçlamaz ama sessizliğiyle vicdanı zorlar.
Aşk teması ise romanda romantik bir kaçış değil, bir direnç biçimi olarak karşımıza çıkar. Aşk burada mutlu son vaat etmez; aksine fedakârlık, kayıp ve suskunlukla örülüdür. Bu yönüyle Serenad, alışılmış aşk romanlarından ayrılır. Okura “sevmenin bedeli”ni sorar.
Kitabı