Vatandaşları için katıksız, saf bir tarih yaratmak isteyen Cumhuriyet’le birlikte Osmanlı, Selçuklu ve İslam geçmişi tarihin çöplüğüne atılırken; başta Sümerler ve Hititler olmak üzere, Çin ve Hindistan’dan Avrupa’ya kadar yeryüzündeki tüm dil ve uygarlıkların kaynağı olarak Orta Asya Türkleri gösterilir. Çankaya’nın bu resmî görüşünü kanıtlasınlar diye devlet bursuyla Avrupa’da yetiştirilen tarihçiler, yurda dönünce sipariş üzerine tarih yazarlar.
O yılların Ankara’sını Halil İnalcık şöyle anlatır:
“Atatürk bu fakülteyi (DTCF), tarih tezinde ileri sürülen görüşleri ispatlamak için kurdu (...) Açılışta ilk dersi, hatırlıyorum, Afet Hanım (İnan) verdi. Eski Etnografya Müzesi’nin büyük salonundaki derste Atatürk hazır bulundu... Tezin esası şuydu: Orta Asya’da bir deniz vardı, kuraklık yoktu ve orada ilk medeniyet Türk ırkı tarafından kurulmuştu; orada kuraklık başlayınca Türkler dünyanın dört bir köşesine yayıldılar, gittikleri yere medeniyeti götürdüler... O dönem bir heyecan ve misyon dönemiydi. Ama zamanla aşırı görüşlerden sıyrıldım.”
1930’lu yıllarda Türkiye’de her okul çocuğunun, vatandaşın ezberleyip benimsediği bu tarih safsatası, bugün arşivlerde bir merak nesnesi olarak toz topluyor. Günümüzde tek bilinen, M.Ö. 4000 yıllarında Amu Derya Nehri havzasındaki kuraklık sonucu Gonur Tepe diye bilinen bir yörenin terk edilmesidir. Ama bu yutturmaca tarihi yazanlara hâlâ 2000’li yıllarda Türkiye’de çalışmalarından ötürü ödül veriliyordu.