Martin sessizce yere uzandı, içindeki kaygının dehşet verici boyutlara ulaşmasını izledi. Becerememişti. Derdini anlatamamıştı. Dünyanın en büyük şeylerinden birini görmüş ama onu ifade edememişti.
Aşk ateşini tatmamıştı. Aşk hakkındaki bilgisi tamamen teorikti; çiy tanelerinin düşüşü veya sakin suların hafif şıpırtısı ölçüsünde dingin, yaz gecelerinin kadife karanlığı derecesinde serin bir alazlanma gibi, öylece dokunup geçen bir alev gibi tasavvur ediyordu onu kafasında. Onun aşk kavramı daha çok, çiçek kokulu hoş bir uhrevî sükûnet ortamında bulunan maşuka yönelik sakin duygusal yakınlıktı. Aşkın volkanik patlamalarını, yakan ateşini, kavrulmuş küllerden oluşan kıraç döküntüsünü hiç canlandırmamıştı gözünde.
Öyleysi anlarda Ruth'un coşkusu Martin'i de yücelterek tanrıların katına çıkarıyor, Martin ise onu dinleyip simasını seyrederken hayatın yüzüne bakıyormuş ve en derin sırlarını okuyormuş gibi hissediyordu kendini. Sonra ince duyarlıkların zirvesine yükseldiğinin farkına vararak, bunun aşk olduğuna ve aşkın dünyanın en muhteşem şeyi olduğuna karar verdi.