Hint-İran devlet geleneği, adâleti hükümdârın mutlak iktidarının bir lütuf ve keremi olarak gördüğünden, hükümetin yansızlığını ve adâleti temelde hükümdârın ahlakî niteliklerinde bulur. Orta Asya Türk geleneği ise, adâleti, devlet kurucusunun bir araya getirdiği kanûnlar dergisi "törü" ya da "yasa"nın taraf tutulmaksızın uygulanması olarak görür. Egemenlik ve törü ayrılmaz iki kavramdır.
Devleti denetlemek büyük bir ordu gerektirir. Orduyu beslemek büyük servet ister. Bu serveti elde etmek için halk zengin olmalı. Halkın zengin olması için yasalar adil olmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse devlet yıkılır.
Kafes kurumunun ortaya çıkmasıyla yeniçeriler, vâlide sultanla haremağasının çevirdiği dolapların maşası, vezir-i âzam da bu iki gücün oyuncağı olmuştur. 17. yüzyıldan başlayarak şeyhülislâmlar da çoğunlukla yeniçeri ve ulemâ ile iş birliği yaparak vezir ve sultan devirme gücü elde ettiler. Yeniçerilerin, isyanlarına yasal bir görünüm verebilmek için şeyhülislâmın fetvasına ihtiyaçları vardı. İktidar savaşlarına şeyhülislâmlar, bazen yalnızca alet olurlardı; ancak onların fetvâları çoğu kez kamuoyunu yansıtmıştır. Sultan İbrahim'in (1640-1648) tahttan indirilmesi buna iyi bir örnektir.
Sultan ve vezirler, yetkilerini ellerinde tutabilmek için yeniçerilere hoş görünmek zorunda idiler; ancak Fâtih Sultan Mehmed ve 1. Selim gibi güçlü sultanlar yeniçerileri etkili olarak denetleyebilmişlerdir.