..Böyleyken, yine onunla aramda, iki ayrı kalıp ve ruh arasında öyle uçurumlar görüyordum ki, en taşkın yakınlaşma vehdine rağmen insanların birbirlerine ne kadar uzak olduğu, herkesin kendi içinde ve kendi hücresinde yapayalnız kaldığı hakikatini alev alev içiyordum. Bu hâl bana, sadece bana hissettiriyordu ki, Allahtan başka her yakınlık, temelsiz bir vehimden ibaret...
Ne anlatılır, ne anlaşılır!..
İslâm tefekkürünün, kavrama, anlama mânasına «yakîn»
Mefhumiyle belirttiği üç derece var:
ilm-el yakîn: Öğrenerek anlamak...
Ayn-el yakî
n: Bizzat görerek anlamak...
Hakk-el yakîn: İçine girerek, içinde eriyerek anlamak... Meselâ, Van gölünü bilmek bir «ilm-el yakîn» anlayıştır.
Yanına kadar gidip görmek «ayn-el yakîn»... İçine girip boğulmak «hakk-el yakîn»...
Buldum; ve yine bulduğumu anlayamadım.
İçime yerleştirilen saatli bombadan haberim yok. Her şeyin bir saati olduğundan haberim yok... Zaman akıyor... Yine eski havamdayım...
Evet; akşam, Eyüp'ün üstüne bir seccade gibi bir hamle de düştü sandım. Evden çıkıp etrafıma bakınca akşamın farkı na vardım da ondan. Sade akşamın mı? Kendimin, nerede olduğumun, nereden gelip nereye gittiğimin de...