Kendimizi olduğumuz gibi kabul edene dek, bizi tutsak edecek kahramanlar, süpermenler ve tanrılar yaratmaya devam edeceğiz. Kahramanın özgür bir toplumda yeri yoktur. Özgür bir insanın, kahramanları yoktur.
Psikiyatriste giden kişi, yeniden yarış pistine çıkmazdan önce yağlama servisinde teknik bakım gören bir yarış arabasına benzer. Yarışın kendisi asla sorgulanmaz. Yarışı sorgulayanlarsa, psikiyatrist tarafından sorgulanırlar.
Ne denli özgür olduğumuzu söylersek söyleyelim, canımızın istediğini yapabileceğimizi ne denli iddia edersek edelim, yine de normların dışına çıkmaktan korkarız; hele psikiyatristin bir bakışı ya da sözüyle normal olmadığımızın ilan edilmesinden ödümüz kopar.
Biz özgür olmaktan korkuyoruz aslında. Yerleşik düzenin dikte ettiği, herkesin de karşılıklı olarak kabullendiği tutum ve davranış sınırlarının içinde kalmak istiyoruz. Bizi nihai bağımsızlığa götürecek olan o adımı atmaya cesaret edemiyor, kendi içimizdeki sese kulak vermek istemiyoruz. Öyle yaptığımız zaman, genellikle bize deli deniyor çünkü. Bize deli denmesini istemiyoruz. Bize deli denmesinin ve deli muamelesi yapılmasının sonuçlarına katlanacak gücümüz yok.
Tüm mesleki, toplumsal ve cinsel ilişkilerimizde, her şeyi önceden bilmek ve denetlemekten hoşlanırız. Belki, gerçekten denetleyemediğimiz tek şey düşlerimizdir; onları da ya unutur ya da bastırırız.
Her aşk farklı olduğuna göre, (-farklı kokular, farklı dokunma biçimleri, farklı psikolojik roller-) her aşkta, paylaşılan sözcükler de farklı olur, diye düşünüyor insan. Ama, hayır! Sözcük, deneyimler dünyasından daha önemli. Ve "seni seviyorum" tümcesindeki totaliter sahiplenme, tüm aşk deneyimlerini standartlaştırıyor. Aşkı nicelleştiriyor.
...Peki, ya aşkın karşılığı olan hiçbir sözcük olmasaydı? O zaman aşk olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak mıydı o zaman? Aşk (sevgi), sözden önce de vardı.