"Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir."
*Ankebût sûresi 45.ayet*
Herhangi bir olayda, suçluyu hemen hazır ettik. Minicik bir kasabada seçim kaybettiğimizde "siyonistlerin oyunu" bahanesini heybemizden çıkardık. Şirketlerimiz iflas ettiğinde suçu "dış mihraklara" attık. Bütün iyilik ve güzellikleri kendi başarı hanemize yazarken, kötülükleri ve aksilikleri yabancılara havale edip işin içinden çıktık.
Dış mihrakların, Batı'nın ve İsrail'in İslam coğrafyasıyla ilgili elbette planları, programları, projeleri var. Gizli ya da açık, zaten bu ajandalarını uygulamak üzere adımlar atıyorlar, önlemler alıyorlar. Görsek de görmesek de hissettiğimiz sayısız işaret, durumu ortaya koyuyor.
Ancak her şeyi onlara yıktığımızda ve her türlü hareketlenmede aktör olarak onları gösterdiğimizde, önümüze şöyle iki tehlike çıkıyor: Birincisi, "Peki, bütün bunlar olurken Müslümanlar ne yapıyordu? Aklı başında kimse çıkmadı mı? Neden hep onların dediği oldu? Sonuca etki edecek hiç mi davranışımız, hazırlığımız yoktu?" sorusu havada kalıyor. İkinci ve daha önemli bir tehlikeyse, bu tasavvurun Müslümanlar olarak iman ettiğimiz "ilahi takdir ve hikmet" boyutunu yok sayması. Her şeyi Batı, İsrail, ABD vs. planlıyorsa ve milim şaşmadan hep onların dediği oluyorsa, iman ettiğimiz "ilahi müdahale" hiç gerçekleşmiyor mu? Takdir, kader, tarih ve coğrafyada ilahi tasarruf gibi
konular artık tamamen mazide mi kaldı?
Düşmanın hilelerinden elbette haberdar olacağız. Gözümüzü kapatmak, hileleri yok saymak, her şeyin kendi kendine yaşandığını zannetmek, makul ve mantıklı değil.
Siyonizmi çok farklı şekillerde tanımlamak mümkündür. Benim tercih ettiğim tanımlardan biri şudur: tahrif hareketi. Tarihin, coğrafyanın, kavramların, sembollerin, zihinlerin... tahrifi. Zira siyonizmin bütün stratejileri tahrif üzerine kuruludur.
Örneğin, İsrail'in adı, Hz. Yakub'un Kur'ân'daki unvanıdır. İsrail'in bayrağındaki altı köşeli yıldız, Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın mühürleridir. "Filistin'de ve Kudüs'te daha önce biz vardık" cümlesinde geçen "biz", İslam'ın muazzez peygamberlerinin o dönemdeki ümmetleri, yani o zamanın Müslümanlarıdır. "Topraksız bir halka, halksız bir toprak verdik" derken, yüz binlerce insana uygulanan katliamlar gözden kaçırılmaktadır. Keza yukarıda misalini verdiğim antisemitizm, aslında siyonizmin kendisinin işlediği bir suçtur ki, bu liste uzayıp gider.
Siyonizm, toprak gaspını ve masum sivillere uyguladığı soykırımı tarihin, coğrafyanın, kavramların, sembollerin ve zihinlerin tahrifi üzerinden ve bu tahriflerin gölgesinde gerçekleştiriyor. Bu nedenle, içinden geçtiğimiz dönemde "enformasyon savaşı" mücadelenin en önemli cüzlerinden birini oluşturuyor. Bu savaş, vicdanı ve bilgisi olan herkesin mantıklı ve tutarlı biçimde iştirak etmesi gereken bir savaştır.
Kur'ân'ın ısrarla ve sıklıkla İsrailoğulları'ndan ve onların dar bir dairesel döngü içinde (Filistin-Mısır-Sina-Filistin) gerçekleşen tarihi yürüyüşlerinden söz etmesi boşuna değil. Muharref biçimleriyle bile olsa Tevrat ve İncil, Kur'ân'ın yanına konarak okunduğunda, günümüzdeki birçok düğüm noktasının tarihsel kökenine dair işaretleri yakalamak mümkündür. Kur'ân'ın üstüne basa basa İsrailoğulları'ndan söz edip durmasının da, Miraç gecesinde Kudüs'ün durak seçilmesinin de, Hz. Peygamber'in Yahudilerin domine ettiği bir şehre, Yesrib'e (sonraki adıyla Medine) hicret etmesinin de hikmetleri burada gizlidir: Ümmet, kıyamete kadar İsrailoğulları ve Filistin topraklarıyla imtihan olacak; bu, Kur'ân ayetlerinin ve siyer-i Nebi'nin işaret ettiği muazzam bir hakikattir.