Kimseyle hiçbir konuda yarış halinde değilim. Kimseden akıllı, kimseden güzel, kimseden iyi olma gibi bir iddiam yok. Kimse için en değilim, daha değilim.
Bu devasa iddiasızlığın verdiği özgürlüğün hastasıyım
Evli ve anne.
Ankara Büyükşehir Belediyesi/Sosyal Hizmetler/Kütüphane
Laborant ve Veteriner Sağlık. Işletme. Halkla Ilişkiler....Hep öğrenci
Yeni demlediğim çayımı () beklerken...
Çayın ve çay içen adamların satır arası bir kibirle hor görüldüğü dönemleri hatırlayacaksınız. Grup olarak gidilen bir mekânda çay isteyen adam, muhabbete 1-0 yenik başlardı.
Tuhaf meyve kokteylleri, alâmet bardak modelleri, buzlu-pipetli-kremalı karışımlar, ortalama bir vatandaşın telaffuzda zorlandığı içecek isimleri arasında istenmeyen yeni gelin gibi kendine yer arardı bizim gariban çay...
Sonra bir gün bir şey oldu. Tam olarak hangi gün, tam olarak ne oldu bilmem ama, bizim bu zibidiler çayımıza saldırdılar. En fularlı, en İstanbul Türkçeli' si, en kemik gözlüklü arkadaşlar mütevâzı mekânlardaki kırık taburelere ilişip çay sipâriş etmeye başladılar...
Bakın, dikkat-i âlînizi celbederim, "çay sipâriş etmek" dedim. Zîrâ nu tipler, " çay söylemeyi" bilmezler.
Çayı, ancak kıymetini bilenler söyleyebilir...
Taburelerine sanki yumurtanın üzerindeymiş gibi emâneten oturup fotoğraflarını çekmeye başladılar ince belli bardakların. Yanına yöresine bıkıp usanmadan özsüz sözler yazıp paylaştılar da paylaştılar.
Kırk çeşit iç hesaplaşmanın, yenilginin, yutkunamamışlığın figüranı yaptılar güzelim çayı. Şiir(!)lerine girdi çay...
Etkinliklerine girdi. Ama gönüllerine giremedi. Zîrâ çay, kimlerin gönlüne gireceğini en iyi bilen, en içli içecekti...
Nasıl oluyor da böyle aşağı tabakadan birisi birden bu kadar çok bilgiyle çıkıp gelebiliyor, nasıl oluyor da duyarsız bir insan ruhu böyle anlarda tarifi mümkün olmayan şefkat gösterebiliyor?