Kimseyle hiçbir konuda yarış halinde değilim. Kimseden akıllı, kimseden güzel, kimseden iyi olma gibi bir iddiam yok. Kimse için en değilim, daha değilim.
Bu devasa iddiasızlığın verdiği özgürlüğün hastasıyım
Evli ve anne.
Ankara Büyükşehir Belediyesi/Sosyal Hizmetler/Kütüphane
Laborant ve Veteriner Sağlık. Işletme. Halkla Ilişkiler....Hep öğrenci
Kullanılıp atılmış, sümüklü kâğıt mendiller kadar bile değerleri yoktu işçilerin!
Kat kat işçi cesetlerinin et parçalarıyla sağlamlaştırıldı maden tünellerinin duvarları.
Büyük kentlerden uzakta
olmayı fırsat bilip “buralarda” da dehşetengiz zulümler yaptılar. Bazen, küçük taşıma vagonlarında, madencilerin kopmuş baş ve serçe parmaklarını kömürlere yapışmış halde görebilirdiniz.
Kadınlar durumları öylesine kanıksamışlardı ki, böyle manzaralar karşısında kaşlarını bile oynatmazlardı.
Tüm bunlara "alıştırılmış” olan
kadınlar, insan uzuvları ihtiva eden kömür vagonlarını ifadesiz bir çehreyle bir sonraki yükleme noktasına iterdi.
İşte tam o anda, yumuşak pus tabakasının içinde miçonun iki mumu
andıran bacakları beliriverdi.
Miçonun belden aşağısı tamamen çıplaktı.
Ardından, miço öylece çömeldi. Akabinde,
balıkçı, oğlanın üzerini bir kara kurbağası gibi kaplayıverdi.
Bunlar, kalbi zayıf balıkçının “gözlerinin önünde”, kısacık bir
anda oluvermişti.
Boğazına bir şey düğümlendi.
Gayriihtiyari bakışlarını kaçırdı. Birdenbire içki çarpmış ya da ağır bir dayak yemiş gibi bir heyecan hissetti içinde.
İçlerinde semirerek şiddetlenen cinsel arzular balıkçılara
gitgide daha fazla ıstırap vermeye başlamıştı.
Bu sağlıklı erkekler, dört beş aydır, doğal olmayan bir şekilde, “kadınlar"dan ayrı kalmışlardı. Hakodate'de kiraladıkları fahişelere
dair yahut kadınların edep yerlerine ilişkin kaba saba hikâyeler gecelerin vazgeçilmez bir alışkanlığı olmuştu artık.
Bir şunga* resminin elden ele defalarca, bıkmadan usanmadan,
dolaştığı oluyordu.
* Şunga: Genellikle tahta baskı olarak yapılan geleneksel Japon erotik resim sanatı.
Hepsi birazcık da
para biriktirip, iç topraklardaki memleketlerine dönmeyi düşünüyordu.
Fakat gemiden inip
Hakodate ya da Otaru kentlerine ayak basıp çalışmaya başlayınca,
ayakları pirinç kekine saplanmış serçe
misali çırpındılar.
Sonunda, tıpkı “doğdukları günkü” gibi çırılçıplak
soyulup sokağa atılmış buldular kendilerini.
İç topraklardaki memleketlerine dönemezlerdi.
Onlar da, kimselerinin olmadığı karlı Hokkaido'da “o seneyi atlatmak”
için üç otuz paraya
bedenlerini “satmak"
zorunda kaldılar.
“Kahretsin be!
Dört ay boyunca denizde olcaz.
Artık onca ay, o işi yapamıycam diye düşününce fena oluyom ha...
İrikıyım adam bunları söyledikten sonra, sanki öyle bir alışkanlığı varmış gibi, kalın altdudağını yaladı,
gözlerini kıstı.
"Al, aha da bizim cüzdan..."
Kurutulmuş cennethurması misali buruşuk para kesesini
göz seviyesine kadar kaldırıp salladı.
"O fettan fahişe, cılız mılız ama yatakta görsen, şahane be baba!"