"Evin dilini de anlıyormuşsunuz?"
"Evet?"
"Mesela pencereler... şu an bir şey diyorlar mı?"
"Onu hatırlamıyorlar bile..."
"Öyle mi? Neden? Yaşarken hiç dışarı bakmadığı için mi?"
"Hayır, ölürken bile sırtını onlara döndüğü için."
Geceleri ben ağır, çok ağır bir taşın altında uyurum.
Gündüzleri hafif, çok hafif bir yaprağın ucunda yaşarım.
Gece beni taş ezer.
Gündüz rüzgâr devirir.
Kanadıkça kanarım.
Hayallerimi o yüzden kanla yazarım.
Oysa ben gece karanlığında... uykusuz yaşlılar kervanında... pencerenin kenarında... bir başıma oturuyordum. Gözlerim kapalı ama kulaklarım açık. Gece sessiz. Gece karanlık. Çok eski zamanları hatırlıyordum.
Tek bir göz yuvasında fırıl fırıl dönecek.
Kalın, ince, pembe, beyaz, mor tek bir dudak
aralanıp yerlere
tütsülenmiş, küflenmiş, küskün, titrek, kelimeler dökecek.
Onları yerden topla.
Derin bir kuyu kaz. İçine at.
Ne varsa... ne varsa... ne varsa...
Hepsini içine at.