gölgem eğildi de bir suya
seni gördüm, hem bildim, elbette sevdim
bir çiçek solmuşsa koklandığı içindir
rengini dünyaya bıraktığı içindir
bunu bildim, çünki seni sevdim
seni ve senin o ad konulmamış
rengini, kanımı akıştıran kokunu
şimdi senin görevin eski elyazması namelerle geçmişin burgulu
hüzünlerinin bıraktığı yaraları iyileştirmektir, sevincini uzaklıklara
bölerek çoğalttığını beklemenin savruk tadını, kırık dostlukların
yarımyapalak içtenliklerini de unut artık. önemli olan yaşadığının,
yaşarken neler yaptığının, neler yapılacağının, büyük küçük iğreti şeylerin
bilincinde olmaktır, bu bilinci taşımak için her zaman erken sayılır, bunu
bil.
hiçbir şeyin sonu yoktur.
bunu da.
bir gün nasılsa bütün acılar eskiyecek.
işte hayat; yıllarca eziyetini üzerinde taşıdığın ısrarlı bir gecikmeye
doludizgin koşturacak ne varsa hepsi yanında, başkaldıran çalarsaatının
vuruşlarını duy. yüreğini kurtar.
vur umudunu kalabalık ağaçlara
yorumla beslenen dallara köpürerek akan sulara
kır çiçeği kokusuyla aygınlaşan dağlara
kurcala yaşamanın gizemli torbasını
ekmeğin ve terin kardeşliğini kıskan
sana toprağı ve aşkı öğretecek
hayat denen anneye koş
hangisi anlayabildi senin yorgun kanatlarındaki dirençli
ulaşma isteğinin uzaklıkları emebilici gücünü ki onlar varoluşun acımasız
kervanlarını yıllarca sahte bir yüzle dürüstlüğün örnek kılavuzları gibi hep
kendi yansılarına sürüklediler, yanılgıyı ipek kefenlere sarıp ısrarla
umudun doğurgan topraklarına gömmekten ne buldun sonunda kazancın
göğsünü rüzgar acısıyla dağlayan bir yaşlı alışkanlık oldu, doğrunun ve
yalanın adını koyamadın san. yanılgın bu.