Güzellik, sadece ruhlarımızın büyülenmek için algılayabileceği bir gizemdir; muhakememizi felce uğratır, altüst eder, çünkü muhakeme yoluyla güzelliğin gerçekliğini sözle ifade edemeyiz.
Güzellik, bakan kişi ile bakılan kişi arasındaki
bakışta saklı bir akıştır. Gerçek güzellik, yeryüzünün derinliklerinden gelen, çiçeğe rengini ve kokusunu veren hayat gibi ruhun en gizli yanlarından yayılan ve bedeni
ışıtan bir pırıltıdır.
Melankolinin ipeksi elleri vardır,
ama bileği güçlüdür.
Kalbi kavrar ve yalnızlık içinde bunaltır. Melankolinin bağlaşığı olan bu yalnızlık, manevi yücelmenin de arkadaşıdır çünkü.
Biz özlemlerimizden ve beklentilerimizden
söz edip konuşmaya dalmışken, seçkin bir adam içeri girdi.
Altmış yaşlarındaydı, giyimi kuşamı sadeydi ve yüzünün kırışıkları ona bir ağırbaşlılık kazandırıyor ve saygı uyandırıyordu.
Ben onu selamlamak üzere büyük bir saygıyla
ayağa kalktım; dostum onu bana Faris Karami diye tanıttı, sonra birkaç övücü söz de ekleyerek benim adımı ona söyledi.
Ak saçlı yaşlı adam bana dikkatle baktı ve sanki çoktan unuttuğu eski bir anıyı hatırlamak istercesine, başını
iki elinin arasına aldı. Sonra sevgiyle gülümseyerek şöyle dedi: "Sen benim bir gençlik arkadaşımın oğlusun. Seni görmek
beni çok mutlu etti ve senin şahsında babanı yeniden bulacağımı umut ediyorum!"
Bu sözlerden çok etkilenmiştim; fırtına kopmadan önce içgüdüleriyle yuvasına yönelen bir kuş gibi, güvenle beni ona
doğru iten gizli bir çekim hissettim!
Oturunca, babamla olan dostluğundan söz etti, gençlik dönemlerini hatırladı, bugün
kalbinde gömülü olan eski günleri anlattı. Yaşlı insanlar, bir yabancının ülkesine geri dönmek istemesi gibi, gençlik günlerini hatırlamaya bayılırlar.
Bir şairin en güzel şiirini okumaktan zevk duyması gibi, onlar da çocukluk anılarını anlatmaktan büyük bir haz duyarlar. Şu an, onlara göre çok hızlı akıp geçtiği için, gelecek de onlara sisler içindeki batış ve mezar gibi göründüğü için, çocukluk hikayelerini zihinlerinde hep canlı tutarlar.
Çayırların üstündeki ağaç gölgeleri gibi geçen bir saatlik sohbet ve anılardan sonra, Faris Karami gitmek üzere kalktı.
Ben selamlamak için ona yaklaşırken, o sol elini omzuma koydu ve sağ elimi sıkarak şöyle dedi: "Babanı yirmi yıldır görmedim.
Umarım ki, bu uzun boşluğu, sen beni sık sık
ziyaret ederek doldurursun." Ben de, babam için bu kadar değerli olan dostuna karşı evlatlık görevimi yerine
Selma Karami cazibesiyle ruhumu uyandıran ve beni, günlerin düşler gibi uçup gittiği, gecelerin düğünler gibi geçip gittiği yüce duyguların o cennet bahçesine götüren kadındı.
Güzelliğiyle bana Güzelliğe tapınmayı öğretti. Şefkatiyle aşkın sırlarını açtı bana.
Sesiyle de manevi hayatın şiirinin ilk dizesini okudu.