…insan ruhunun en az tahammül edebildiği şey, -belki daha ötesi olmadığı, kendimize mühlet vermeden yaşamağa mecbur olduğumuz için olacak- saadettir. Istırabın içinden geçeriz. Tıpkı çalılık, taşlık bir yolda yürür, bir bataktan kurtulmağa çalışır gibi ondan sıyrılmağa çalışırız. Fakat saadeti bir yük gibi taşırız ve bir gün farkında olmadan yolun bir ucunda, bir köşeye bırakıveririz.
Seninle karşılaşıp solduğum andı ölüm
Yüzüne baktığında tutuşup yandı ölüm
Çoğaldıkça çoğalan bir sevda ülkesinde
Ellerine dokundun; sana inandı ölüm
O efsunlu, yağmurlu, hercai gözlerinden
Uçan kelebekleri mutluluk sandı ölüm
Akkor dudaklarından ağı düştü içime
Yollarında yürürken sanki insandı ölüm
Viran eylediğin gün yorgun hayallerini
Ayrılıkla, hüzünle, aşkla sınandı ölüm
Bir ömür vuslatını bekledi boynu bükük
Bilmem ki aşk uğrunda neden kınandı ölüm
Süründü yıllar yılı karanlık köşelerde
Benim gibi kıvrandı, kahra dayandı ölüm
Her akşam tufanında harap oldu güneşim
Gece baygın bir rüya, gündüz hülyandı ölüm
Sensizliğin en ağır fermanıydı içimde
Ettik o kadar ref-i tayyün ki Neşâtî
Ayîne-i pür-tâb-ı mücellâda nihânız!
Neşâtî! Ten kafesinde hapsolmuş ruhumuzu öylesine vücudumuzdan kurtardık, maddi varlığımızdan sıyrılıp o kadar ruhtan ibaret kaldık ki şimdi parlak cilalı aynalarda bile görünmez olduk...
Neşâtî