Eskiden sokaklarımızda "bir elin nesi var, iki elin sesi var" yankılanırdı. Komşunun tuzu bitse kapısı çalınır, yolda kalana omuz verilir, bir çocuğun başı şefkatle okşanırdı. O zamanlar kimse "en haklı benim" diye bağırmazdı; çünkü haklı olmaktan daha önemli bir şey vardı: Hakkaniyet.
Şimdiyse devir değişti. Herkes kendi doğrularından ördüğü o ağır zırhın içinde, dışarıdaki her sese, her bakışa karşı tetikte bekliyor. Eskiden bir selamla başlayan dostluklar, şimdi trafikte bir korna sesiyle, yolda "neden yan baktın?" sorusuyla büyük kavgalara, geri dönülmez acılara dönüşüyor. Tahammülümüz o kadar inceldi ki, en küçük rüzgarda kopup gidiyor.
Bu öfke dalgası sadece birbirimizi değil, dünyayı paylaştığımız dilsiz dostlarımızı, masum hayvanları ve en savunmasız varlıklarımız olan çocukları da vuruyor. Merhamet, bu sahte haklılıkların altında nefessiz kalıp can çekişiyor. Herkes kendi davasında o kadar "haklı" ki, karşıdakinin yaşam hakkına yer kalmıyor.
Herkes Haklı dedik ya... Evet, herkes kendi hikayesinde kahraman, herkes kendi öfkesinde haklı. Ama bu haklılıklar birleşip koca bir haksızlık denizine dönüştü. Yardımlaşmanın o sıcak sesini, tahammülsüzlüğün bu soğuk gürültüsüyle takas ettik.
Ve sonunda; herkesin haklı olduğu bir yerde, vicdanın sesi tamamen kısıldı.