Gamze

Nezaketin Sessiz Yükü
​Bazen yanlış durakta durdururuz otobüsü. O an yanlış düğmeye bastığımızı fark etsek de, sadece o kapı bizim için açıldı diye, sanki orada inecekmişiz gibi vakur bir adımla aşağı ineriz. Sırf o düzeni bozmamak, o şoförün emeğini veya diğer yolcuların saniyelik vaktini "pardon yanlış oldu" diyerek meşgul etmemek için, yolun geri kalanını yürümeyi göze alırız. Bu bir çekingenlik değil; kendine duyulan saygının ve çevrene gösterdiğin o ince özenin bir sonucudur. ​Bu dünya, çöpünü cebinde taşıyıp kilometrelerce çöp kutusu arayanlarla, dünyayı kendi çöplüğü sananların çatışma alanıdır. Elindeki çöpü yere atmamak için avucunda terleten o insan, aslında sadece bir çevre temizliği yapmıyor; kendi karakterinin sınırlarını koruyor. İlber Ortaylı’nın da o keskin üslubuyla işaret ettiği gibi, cehalet sadece bilmemek değil, nezaketi ve saygıyı bir yük olarak görmektir. ​Bizim gibi durakta yanlış inenler veya çöpünü kutu bulana kadar elinde tutanlar, aslında o an zahmet çekiyor gibi görünürler. Ama asıl mesele o yolu yürümek ya da o çöpü taşımak değildir; mesele, her şeyin bu kadar hoyratlaştığı bir yerde, "haklı" olmanın ötesine geçip "iyi ve saygılı" kalma iradesidir.
Reklam
Gökyüzü Aynı, Yeryüzü Başka
"Dünyanın en ağır çelişkisi, aynı yaştaki iki çocuğun kaderinin bir çizgide bu kadar keskin ayrılmasıdır. Aynı gökyüzünün altında, aynı oyunları oynayarak büyüyenlerden biri, vatanın bir karış toprağına leke sürülmesin diye canını ortaya koyup şehadete yürürken; nasıl olur da diğeri, çocuk seslerinin yankılanması gereken o sınıf koridorlarını bir karanlığa hapseder? ​Bir yanda ölümsüzleşen bir kahraman, diğer yanda kendi hayatını ve başkalarının dünyasını bir hiç uğruna ateşe veren bir katil... Oysa ikisi de bu toprağın evladıydı. İkisi de bir zamanlar masumdu. ​Bizim dünyamızda 'Herkes Haklı' her zaman. Katilin bir gerekçesi, sistemin bir kılıfı, toplumun ise çevirip kafasını bakmadığı bir bahanesi var. Ama bu sahte haklılıklar, bir çocuğun eline kalem yerine silahın nasıl yakıştırıldığını açıklamaya yetmiyor. Biri nefesiyle bu vatanı yaşatırken, diğeri o nefesi kesmek için karanlığa itiliyorsa; burada sadece o çocuğu değil, onu o karanlığın içine bırakan her bir 'haklı'yı sorgulamak gerekir. ​Çünkü bir taraf toprağa düştüğünde vatan olur, diğer taraf ise sadece bir kara leke olarak tarihin kuytusunda kaybolur. Bizim payımıza düşen ise, o masumiyeti koruyamamanın mahcubiyetiyle, sadece bir ismi kalbimize mühürlemektir. Karanlık isimler unutulup giderken, vicdanımızda her daim aynı o asil yankı kalacak: ​İyi ki varsın Eren."
Tahammülsüzlük
​Eskiden sokaklarımızda "bir elin nesi var, iki elin sesi var" yankılanırdı. Komşunun tuzu bitse kapısı çalınır, yolda kalana omuz verilir, bir çocuğun başı şefkatle okşanırdı. O zamanlar kimse "en haklı benim" diye bağırmazdı; çünkü haklı olmaktan daha önemli bir şey vardı: Hakkaniyet. ​Şimdiyse devir değişti. Herkes kendi doğrularından ördüğü o ağır zırhın içinde, dışarıdaki her sese, her bakışa karşı tetikte bekliyor. Eskiden bir selamla başlayan dostluklar, şimdi trafikte bir korna sesiyle, yolda "neden yan baktın?" sorusuyla büyük kavgalara, geri dönülmez acılara dönüşüyor. Tahammülümüz o kadar inceldi ki, en küçük rüzgarda kopup gidiyor. ​Bu öfke dalgası sadece birbirimizi değil, dünyayı paylaştığımız dilsiz dostlarımızı, masum hayvanları ve en savunmasız varlıklarımız olan çocukları da vuruyor. Merhamet, bu sahte haklılıkların altında nefessiz kalıp can çekişiyor. Herkes kendi davasında o kadar "haklı" ki, karşıdakinin yaşam hakkına yer kalmıyor. ​Herkes Haklı dedik ya... Evet, herkes kendi hikayesinde kahraman, herkes kendi öfkesinde haklı. Ama bu haklılıklar birleşip koca bir haksızlık denizine dönüştü. Yardımlaşmanın o sıcak sesini, tahammülsüzlüğün bu soğuk gürültüsüyle takas ettik. ​Ve sonunda; herkesin haklı olduğu bir yerde, vicdanın sesi tamamen kısıldı.
Tersine Akan Renkler Siyah saçlarla geldik bu dünyaya… Gençliğin, tazeliğin, bilinmezliğin rengiydi saçlarımız. Elimizde tertemiz, bembeyaz bir defter vardı. Henüz hiçbir satır yazılmamıştı; ne pişmanlık vardı içinde, ne umut dolu hayallerin gerçekleşmemiş hüzünleri. Yıllar aktı… Her sabah biraz daha eksildi siyahlar saçımızdan, her akşam biraz daha doldu o beyaz defter. Birine yardım ettik, birini kırdık. Sevdik, özledik, bekledik… Gözyaşlarıyla ıslanmış sayfalar da oldu, kahkahalarla silinmiş dertler de. Her iz bir renge dönüştü, her renk karardı zamanla. Ve biz, siyah saçlarımızdan beyaza geçerken, tertemiz defterimizi siyaha boyadık yaşadıklarımızla. Şimdi geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz: Zaman beyazı soldurmaz, biz yazdıkça karartıyoruz onu. Ve belki de mesele, defteri simsiyah yapmamak değil; o siyahlıkların içinde parlayan birkaç beyaz satır bırakabilmek. Peki sen, defterinde hâlâ beyaz kalan kaç satır bıraktın?