"Benim içimdeki sızıyı başkasıyla mukayese etme. Başkası tuzu elinde tutuyor. Hâlbuki tuz benim yarama ekilmiştir," diyor Hafız. Tuzu yarasında hissedenlerle düş kalk sen. Yeter ki bir derdin olsun. Derdin ile başın hoş olsun.
Hayat akıyor, biteviye, hiç durmadan, hızla akıyor. Bu akışın hızına kendini kaptırmış olan bizler de hayatla birlikte hiç durmadan akıp gidiyoruz; bir türlü duramıyoruz, durmayı beceremiyoruz, üstelik durmamız gerektiğini, durmaya ihtiyaç duyduğumuzu hem de hiç farketmeden.
Durmamız ve başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmemiz gerekmiyor mu? Durmalı ve düşünmeli değil miyiz?