Geri Bildirim
Adı:
Hz. İnsan
Baskı tarihi:
Ekim 2009
Sayfa sayısı:
124
ISBN:
9789944486965
Kitabın türü:
Yayınevi:
Kapı Yayınları
Nuh gemisine almadı beni; tektim çünkü. 
Elendim ve elenişim sırrını sulara gömdüm. 
Sahilsizdim. Hakikat gibi. 
Bir türlü göremedi dünya, ben bir hakikat idim.

Hakikat niçin hep yaşlı, niçin hep ıslak
Kavrayan mısın kavranan mı?
Delilik özgürlüktür
Kelbin kalbe secdesi
Hayy'dan gelen hû'ya gider
Hz. İnsan'ın tevazusu
Hep tevazu
Hikmet ve cinsellik
Sana benden kalan ne?
Bilmek niçin ıstırap verir?
Boşa konuşabilirsin, ama boşu konuşamazsın
#25602449 etkinliği vesilesiyle okuma listemde olan bu eseri okuyup, kendimce detaylı bir inceleme yazma imkanım oldu.
Biraz uzunca oldu ama istifade etmeniz temennisiyle..

Önsöz ile beraber otuz deneme ile karşı karşıyayız eserde. Çok yönlü, çok yazan, çok düşünen bir kelâm sahibi Cündioğlu ve ben onu tarif etmeye kalkışırsam en kestirme yoldan 'ıstırab sahibi' derim, Kemal Sayar'ın ifadeleriyle "Istırabı uyuşturduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. Çılgın bir hızla ve, alabildiğine tüketerek, acıyan yerlerimizle yüzleşmekten kaçarak." evet işte böyle bir dünyanın orta yerinde -çoğunlukla- kendi halinde ama yerinde bir feryad ile ıstırabı baş tacı ediyor Dücane Hoca, rahatımızı bozuyor, yüzleşmekten kaçtığımız ne varsa ortaya döküyor, 'hakikatte ve hakikaten' bir ıstırab çektiriyor ancak okumak kapısına varmışsanız ortak oluyorsunuz siz de bu hâl'e. Çünkü soruyor, sorguluyor evet belki derdi cevaplar bulmak ama işin sonunda varıp bir cevaba kavuşulamayacağını bildiği ân'larda dahi sormaktan geri durmuyor. "Istırabı veren sorudur, cevap değil. Cevaplar yatıştırır, sorular kışkırtır. Yatışan nefisler ıstırab duymaz." (sf 71) diyor kendi lisanıyla. Belkide Cenabı Aşk kitabında "derdimizin dermanımız olduğunu bilip ıstırabından zevkyâb olmaya çalışalım" ifadesiyle evvelâ dert sahibi olmaya davet ediyor bizi ve belli ki o mertebeden sonra nice kapının başka türlü açılacağını bilme bilinciyle ıstırabı derman olarak görmenin mümkün olduğunu duyuruyor. 

Daha ilk sayfalardan itibaren sarsılmamak elde değil, böyle başladıysa nasıl devam eder diye korkmadan edemedim. Nuh as'dan ve tufandan çarpıcı sahneler, "Herşey O mudur, yoksa O'ndan mıdır?" sorusuyla çepeçevre, sırat-ı müstakimi bulma gibi zorlu bir mücadelenin ortasında kalakalmak. İşte başlangıcı böyle yapıyoruz.

Sayfada kalan boşluğa şöyle iliştirivermişim; Herşeyin O(c.c) olduğunu bilerek herşey O(c.c)'ndandır demek, makbul olandır.

"Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
Mirat-ı Muhammedden Allah görünür daim." Barla Lahikası/98. Mektup

O halde Hz. Peygamber Aleyhisselam'a tabî olup, sadık bir ümmet olanlar da Hakk'a birer aynadırlar fakat kabiliyet ve makamları nispetinde. Burda mesele; ifrat ve tefritten mümkün mertebe sakınmak gerekliliğidir.

Her birimiz kendimizce devam ettiriyoruz hayatlarımızı ve bakıp görmeyi başarabildiklerimizle mertebemizi bulma yahut yüceltme gayretindeyiz, mesela; dillere pelesenk ifadesiyle 'Ben kulumun zannı üzereyim.' evet bu hadis-i kudsîyi biliriz, yeri gelince de dilimizden öylece dökülüverir ama kaçımız mahiyetini anlamış durumdayız, "Herkes Hakk'ı kendi makam ve mertebesinden makamı ve mertebesi kadarınca bilir ve tanır; kendi rabb-i hassı neyse, ancak o kadarıyla fark eder, edebilir." (Sf 12) satırları hâkiki mahiyeti anlamaya yönelik yazılmış ne güzel satırlardır. 

Sayfalar Hz. İnsan'a yol alırken önce tevazu sonra delilik kapılarından geçiyoruz.

Tevazu hakikatte nedir bunun keşfi epeyce mühim öyle ki; riyakârlık bir adım ötesinde, pusuda.

"Hasılı, aşağıda olmak başka, aşağıda görünmek daha başka!" (Sf 16) diyor demek ki maharet aşağıda olma bilinci ile kendini aşağı çekmede.

Cündioğlu okurken belki de iple çektiğim bölümler kendisinin ifadesiyle "sözü soyduğu" satırlar. Dil bilimci olması bu işi muhakkak kolaylaştırıyor ama kelimelerin alt anlamlarını, kökenlerini okumak, harf harf ayrıştırılırken harf harf çoğaldığını görmek gerçekten çok iyi geliyor bana. Tabi bu durumun dezavantaja dönüşmesi de mümkün, her ne kadar 4 sayfayı geçmeyen denemelerden oluşsada, bazen son sayfaya ulaştığınızda 'ne okudum ben?' deyip bağlantıyı kaybedebiliyorsunuz ya da bitiriş yavan gelebiliyor, bazı ifadelerde de tekrara düşülmüş olduğunu söylemekte bir beis görmüyorum. Ama bunun manayı pekiştirmek gayesiyle yapıldığını düşünüyorum.

Yani anlam arayışında olan, kendi arayışını başka arayışlarda soluklatmayı ganimet sayan her okura ulaşması gereken satırlar bunlar. 

'kalbin kalbe secdesi' başlığı var ki; secde halinin de vecd halinin de tertemiz bir anlatımı ile karşımızda, "Bak bakalım, kalbin hiç secde ediyor mu?"(sf 29) derken hiçleşiyorsunuz evet öyle ya zaten "secde hiç olmaktır" ve "kalbin secdesi âzaların secdesi değildir." Evet belki asıl marifet kalbin secdesidir, âzaların secdesinden hasıl olan gaye; kalbi secdeye davettir.

Takip eden bölümlerde dilimizde bir zarafet ifadesi olarak yer bulmuş, uzun yıllarda öyle kullanılmış fakat her nasılsa bazı tahribatlar görmüş deyiş ve deyimlerde (hayy'dan gelen hû'ya gider) yaşanan mâna kaymaları irdeleniyor. 'hû sorusu' ve 'hû'nun sorusu' bölümleri gerçekten doyurucu, idrakimin genişlediğini ve bocaladığımı hissettiğim anlar bütünü.

"Hûnun özünü merak ediyor muyuz?

Hayır!
Etseydik sorardık." (Sf 43)
Sorduğumuz ne olmalı, soracağımız ne? Bir tek anlam mı, yoksa ehemmiyetinden haberdar olmayışımız da bu sorgulamaya dahil edilmeli mi? Yazılmış sorulara siz de yenilerini ekleyiverdiniz işte.

Buraya kadar bir basamak geçmişizdir herhalde şimdi başka bir tanesinin ayak ucundayız;

-'hz. insan'ın tevazûu'
- 'hz. insan'ın fakrı'
- 'hz. insan'ın urûcu'
- 'hz. mi, hazret mi?' bölümleriyle kitabı ortalamış oluyoruz böylece. 

Mesele dönüp dolaşıp tevazûa geliyor; tabiatta Cemadât, Nebatât ve Hayvanât sıralamasını İnsan takip eder ve evet her şey insan için yaratılmıştır fakat insan da Allah için yaratılmıştır. ( Bakara, 2/29, Casiye, 45/13, Bakara, 2/156) 

O halde insan evvelâ kendini tanımalı ve haddini bilmelidir. Kişi kendini bildikçe tevazu sahibi olur, göğe erecek kıvama ulaşır belki ama kanadının ucu yere değer.
"Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsîn sen!" diyen Şeyh Galib'i iyice bir anlamalı öyleyse.

Bu hâl, fakrı ikrarı da beraberinde getirir, yoksulluğunun, acziyetinin, garipliğinin farkına varmış bir kimse de elbet yükselişe geçer. Çünkü garipler bizzat Efendimiz'in (s.a.v) diliyle müjdelemiştir. 

Tam bu bölümde (hz. insan'ın urûcu, sf 53) Cündioğlu bizi oruca dair acayip bir aydınlanmanın içine sürükler, "selef-i salihîn'in savm-ı samt denen 'susma orucu' tuttuklarını, Kur'an da Hz. Meryem'in de susma orucu tuttuğunun ifade edildiğini, susmanın aslında hiç konuşmamak olmadığını, aslında kendi kendine konuşma fırsatına kavuşmak için başkalarıyla konuşmaya ket vurma olduğunu etraflıca anlatır. Tüm bu ifadeler bana 'tefekkür'ün ehemmiyetini, düşünmenin hakkının ancak bu şekilde verileceğini düşündürttü. 

Neden Hz. İnsan diye sormak geçiyor insanın içinden; kitabın adını duyunca yahut kitabı elinize alınca, bazı açıklamalarının ardından "Hz. İnsan ifadesini, insanlık mertebesine karşılık olmak üzere değil, bilakis bu mertebenin hakkını vermiş olan örnek kişi anlamında kullandığımı söyleyebilirim." (sf 61) diyor Cündioğlu, mertebesinin hakkını verdiğinde insan-ı kâmil olan varlık; insanlık mertebesinden; zeval, noksan yahut afet'e düşebilir pek tabî. O halde yazar eserini evvelâ kendine yazmış ve her bir okurunun penceresinden, kendi hakikatlerini bulma yolunda, yine kendi kabiliyet ve istidatlarının dereceleri mukabilinde okurunun istifadesine sunmuştur. 

Burdan sonra takip eden iki bölüm bir başa dönüş sanki çünkü yeniden tevazûu konuşuyoruz satırlarla. 

Mevzunun rota değiştirmesinden hemen önce 'bilmek niçin ıstırab verir?'(sf 70) sorusunun fitili ateşleniyor ve bilme dairesini tamamlamak için soru sormak gerekliliğini, lakin soru sorulduğunda ıstırabın da cemalini gösterdiğini hatta öyle ki pusuda beklediğini ama tüm bunlara göğüs gerebildiğimiz takdirde ıstırabın kendiliğinden sona erdiğini ifade ediyor yazar. Çünkü hakikatini bulan artık sormaz, soru yoksa ıstırab da yoktur! Ancak hakikati hakkıyla bulmak mümkün müdür ondan pek emin değilim ben, yaşamak devam ettiği müddetçe aramak da devam edecek bence ve evet "arayınca bulunmaz" lakin "bulanlar hep arayanlardır." 

Kitabımızın son çeyreğine girmeden hemen önce birbirinden ilginç iki yazının karşısındayız, 'insan' mevzû olur da 'cinsellik' bundan geri mi kalır, yüzyıllardır münakaşası bitip tükenmeyen bir meseleyken üstelik.

İlk yazı 'hikmet ve cinsellik' ne enteresan, ne yerinde bir başlık. Hristiyanlık, özellikle Batı Hristiyanlığı gıyabında cüretkâr, oldukça yerinde tespitler var bu satırlarda, belki bir şuur meselesi demek çok daha doğru olur. "Cinsellik ve müstehcenlik İslam'da değil, Hristiyanlıkta tabudur.
Cinsellik Asya dinlerinde hikmet'in bir tezahürü, bir boyutu, bir ayetidir; nefsin mertebe ve makamlarında dervişlerin seviyelerinin alameti, nefse hakimiyetlerinin göstergesidir..." (sf 77)

Bunlar ne sağlam ifadeler, şimdi köşe bucak kaçışımız, her bir şeyi ayıp kabul edişimiz yüzünden mi yaşıyoruz tüm bu manasız, ahlâksız kırılıp, dökülmeleri. 

"Madde ve Mânâ..  Ruh ve Beden... Fizik ve Metafizik... Erkek ve Kadın..." (sf 78) birbirinden ayrılmayan, ayrılmaması gereken hakikatin vecheleri. Sadece kendini tanımak, haddi bilmek yeterliyken bu dağıtmışlık niye? Kendi hakikatine bigane olan gafletteyse; cinsel kuvvet ve kudretine hakim olamayan da, bilemeyen de gaflettedir. 

"Doğu bilgeliği cinsellik konusunda abartılı aktarımlardan kaçınmak bir yana niçin cinsel kudret ve kuvvet meselesini özendirici bir tarzda sunar?
Abaza muhabbeti yapmak için değil elbette. Hikmeti öğretmek için. Çünkü ruha, nefse mânâya hakim olan, bedene de, doğaya da hakim olur" (sf 79) Düşmanı tanıyıp ona göre taktik geliştirme dersem yanlış birşey demiş olmam herhalde.

'cinselliğin hı ristiyancası'* (*yazım kitaptaki gibidir, sf 81) başlığı altındaysa daha derin ve yaralanmış bazı hakikatlerin tesbiti sözkonusu. Bir yanda Hz. İsa'yı (a.s) örnek alan rahipler diğer yanda Hz. Meryem'i örnek alan rahibeler yani çarpık bir zihniyetle kadınsız erkekler, erkeksiz kadınlar.. İnsanın doğasını baltalayan bu zihniyetle, bir beşeri, ilah oğlu makamıyla ilahlaştırma. Buna elbette en güzel cevap Kur'an'î eleştirinin en veciz ifadelerinden biri olan İhlas Suresi ile verilir.

Bu kısımda Nietzsche'den, Sadizm ve Mazoşizm'e ad verenlerin hayatlarından kesitlere kadar doğasına aykırı hareket eden, o minvalde inanan insanın yaşayabileceği vaziyetler ifade edilmiştir. Kanaatimce dikkatli ve şuurlu bir okuma gerektiren bu kitap bu bölümlerle zirveye oynadı.


Kalan 25-30 sayfalık bölüm biraz daha ağır bir tempoda okuduğum kısımdı belki yoğun bir okuma olduğu için finale enerji bırakmamış olabilirim ya da değişen okuma koşullarım yüzünden de böyle bir durum oluşmuş olabilir, incelemeyi yazmaya çabalarken gördüğüm; bu kısımların da satır aralarında pek çok meslenin gün yüzüne çıkarıldığı. 

Kitabın son satırları şöyle;
"Sana ancak hüznümü miras bırakabilirim ey talip!
Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." (sf 124)

Ne paha biçilmez bir hediye, hüzünlerimiz değil midir bizi diri kılan?

Bekâ arzusundan kurtaramadığımız benliğimize vurulabilecek en güzel pranga değil midir hüzün? Ve böylesi hüzünlerin ardından gelmez mi en büyük sevinçler.

Aldım, kabul ettim.

Cündioğlu'nun hakikat arayışına bizi de böylece dahil etmesi ve yüksek bir bakış kazandırmaya çalışması, son sözlerini de tevazû ile bitirmesi bana Ali Ural'ın şu satırlarını hatırlattı; "Ey yolunda parçalarıma rastlayan arkadaş. Göz ucuyla bakıp geçme eksiklerime. Merhamet et ki yerdekine, merhamet olunsun gökten."


Buraya kadar okuma sabrını gösterebilen okur arkadaşım, göz ucuyla bakıp geçmediğin için eksiklerime teşekkürü elbet borç bilirim.
Keyifli bereketli okumalar nasip ola! Selametle..
Merhaba kıymetli okurlar… Bugün size bir arkadaşımın tavsiyesiyle kendisini tanıdığım, sonrasında da bizzat söyleşilerine katıldığım bir yazarın kitabını tanıtacağım. Yazarımız Dücane Cündioğlu, kitabıysa Hz. İnsan. Yazarın hem kendi ismine hem de kitabının ismine şaşırmış olabilirsiniz fakat kendisinin de sıradanlıktan epeyce uzak farklı bir kişiliğe sahip olduğunu hissettiğinizde şaşkınlığınız saygınlığa dönüşecektir diye umuyorum.

Kitapla ilgili yazımızın devamı : http://1cay1kitap.com/hzinsan/

Benzer kitaplar

Nuh gemisine almadı beni; tektim çünkü.
Elendim ve elenişin sırrını sulara gömdüm.
Sahilsizdim. Hakikat gibi.
Bir türlü göremedi dünya, ben bir hakikat idim.
Öncelikle Hz. İnsan, Dücane Cündioğlu' nun okuduğum ilk kitabı. Ve okumaya başlamak için harika bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitapta neredeyse her kavram ayrıntılı bir incelemeye tabi tutulmuş. Okuyucuyu kolayca içine çeken bir üslup hakim ve okurken adeta bir sohbet havası içinde olduğunuzu hissediyorsunuz.
Kitapta aslında, hakikat sorgulanarak insanın hakikat yolunda ilerleyişi irdelenmiş. Bu hakikat yolculuğunda insana çeşitli bilgiler veren, her sayfası insanı düşünmeye sevk eden ve bence insanın ufkunu açan bir kitap, dolayısıyla okunmayı sonuna kadar hak ediyor.
Nuh gemisine almadı beni; tektim çünkü.

Elendim ve elenişin sırrını sulara gömdüm.

Sahilsizdim. Hakikat gibi.

Bir türlü göremedi dünya, ben bir hakikat idim.
Arka kapağındaki o kısacık yazıda evet dedim bu kitapta kendimden bir şeyler var.Okumaya başlamamla pek öyle olmadığını anladım, anlatması biraz zor kitap. Bolca eski kelime mevcut bu yüzden anlamadığım yer çok oldu. Bazı yerleri sıktı,kenarda kaldı bazı yerleriyse işte bu dedirtti.Farklıydı ama bazı kitaplar kendini birkaç kere okutur doyamazsın, bu kitap kütüphanede kendine bir yer bulup orda kalıcak kitaplardan benim için.
Sakin kafayla okunması gereken kitaplardan biri. İnce fakat bir çırpıda okunabilecek bir kitap değil. Okunmalı mı evet. Eğer bir şeyler almak isterseniz, size kapılarını mutlaka açıcaktır. Kapak yazısı "İnsan insanı insanda tanır" olan bir kitap için çok açıklama yapmaya gerek yok. Tarzı farklı, bazen anlamak zorlaşabiliyor, fakat kesinlikle pişman olmayacaksınız.
"Nuh gemisine almadı beni, tektim çünkü. Elendim tek kaldım, çokluk içinde. Sular yükseldi, karanlık çöktü. Çaresizdim. Umman-ı hakikatte gark olmuştum. Hep teşbih içinde"
Hz. İnsan, Dücane Cündioğlu'nun denemelerinden oluşan bir kitap. Kitap hakkında çok fazla olumlu yorum okudum. Ancak genelin aksine, kitabı okuduktan sonra yorumları biraz abartılı buldum. Öncelikle, kitapta çok fazla Osmanlıca terim ve sözcük bulunuyor. Bu sözcüklerin anlamlarının bir kısmını bağlamdan çıkartabilmek mümkün. Ancak pek çoğunun anlamını bilemediğimiz için bazı paragraflar havada kalıyor. Yazar sanırım kuru bir okuma yerine, okuyucudan bu sözcükleri ve kavramları daha derinlemesine araştırmasını istemiş. Bunun yanında, kitabın adı Hz. İnsan olsa da pek çok denemede insan yerine daha çok sözcük ve kavramlar ele alınmış. Bir yerden sonra yarı felsefi yarı tasavvufi bir sözlük okuyor gibi hissettim kendimi... Bir de ortalama 3 sayfa olan denemelerin ilk 2 veya 2,5 sayfası giriş faslında ilerliyor. Kalan yarım sayfada da kimi zaman sonuca gidilmiyor, kimi zamansa bana göre aceleye getirilmiş bir şekilde konu bağlanmaya çalışılıyor. Bu yüzden denemelerin ne tam olarak içine girebiliyorsunuz, ne de tam olarak içinden çıkabiliyorsunuz. Olumlu tarafı ise, her kitapta olduğu gibi bu kitapta da kendime göre bazı bilgi ve izlenimler edindim... Nihayetinde, önemli olan da budur kanımca... her kitaptan birkaç damla da olsa beslenebilmek... Keyifli okumalar...
Dücane Cündioğlunun okumuş olduğum ilk kitabı olmasına rağmen,okumaktan büyük keyif aldım.Hz.insan kitabıni okurken zaman zaman yaşamı sorguladığım oldu. Farklı başlıklar altında yazılmış denemeleri ile insanı düşündüren bir kitaptı.
Okumanızı tavsiye ederim :)
Dücane Cündioğlu'na ait okuduğum ilk kitap olmasından mütevellit bir heyecan bir merak ve büyük bir ilgi içerisinde başladığım lakin beklediğim noktaya ulaşamadığım eser. Bu nokta herkes için değişir. O yüzden ne iyi ne de kötü bir kitap diyebilirim. Lakin bana felsefeden çok edebiyatı sevdiğimi fark ettirdi. Bu denli felsefik yorum bana edebiyattaki lezzeti vermedi ve yordu. O kadar açıklama ve kelime kökeni hakkında bilgi ilgimi çekmedi. Ama bu denli felsefe ve dil bilim seven var ise tavsiye ederim.
“Sözcük hazinemiz ne kadar zenginse, düşüncelerimiz de o kadar zengindir.”
Bedeni iktidarsızlık, ruhi iktidarsızlığın sonucudur.
...
Sizin anlayacağınız ruh pişerse, beden de pişmiş olur.
Tevazu göstermek, aşağıya inmek, aşağıdaymış gibi görünmek, yapmacık aşağılık gösterilerinde bulunmak demek değildir. Tevazu Varlık'ın ihtişamı içinde HİÇ olduğunu bilmek, bu biliş sayesinde ''hiç'' görünmektir.
O halde bilmenin değil, yarım bilmenin ıstırap vereceğini kabul etmekten başka çaremiz kalmıyor
Sadece insanlar, hayvanlar ve bitkiler değil,taşlar da konuşurlar. Üstelik bazen daha derinden bile konuşurlar.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Hz. İnsan
Baskı tarihi:
Ekim 2009
Sayfa sayısı:
124
ISBN:
9789944486965
Kitabın türü:
Yayınevi:
Kapı Yayınları
Nuh gemisine almadı beni; tektim çünkü. 
Elendim ve elenişim sırrını sulara gömdüm. 
Sahilsizdim. Hakikat gibi. 
Bir türlü göremedi dünya, ben bir hakikat idim.

Hakikat niçin hep yaşlı, niçin hep ıslak
Kavrayan mısın kavranan mı?
Delilik özgürlüktür
Kelbin kalbe secdesi
Hayy'dan gelen hû'ya gider
Hz. İnsan'ın tevazusu
Hep tevazu
Hikmet ve cinsellik
Sana benden kalan ne?
Bilmek niçin ıstırap verir?
Boşa konuşabilirsin, ama boşu konuşamazsın

Kitabı okuyanlar 232 okur

  • âsiman
  • Uğur Demircan
  • Ufuk Dinç
  • Ramazan KOCAKAYA
  • hatice güngör
  • Cezmi şeker
  • Ahmed Gökay
  • Nur Turgut
  • Nefertiti
  • Sena AYDOĞDU

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8.9
14-17 Yaş
%3
18-24 Yaş
%22.8
25-34 Yaş
%39.6
35-44 Yaş
%18.8
45-54 Yaş
%5.9
55-64 Yaş
%1
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.1
Erkek
%36.9

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%41.3 (31)
9
%22.7 (17)
8
%16 (12)
7
%9.3 (7)
6
%10.7 (8)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0