'Tehlikeli Oyunlar' bilinç akışı tekniğiyle ve Oğuz Atay'la beni tanıştıran bir kitap oldu. Bu tekniği başlarda benimsemekte biraz zorlansam da Atay'ın kaleminin gücü çabucak kitabın büyüsüne kaptırdı beni, böylece dalıverdim Hikmet'in dünyasına.
Bu dünya epey kalabalıktı; Hikmet bile kendi içinde yediye ayrılıyordu. Bazı Hikmetlere yer yer albayım gibi; "Saçmalama Hikmet!" diye serzenişte bulunurken çoğunlukla bir bütün olarak Hikmet, kendi içimde dahi 'saçmaladığım' hissine kapılmama neden olan düşüncelerin, yorumların yansımasını bana sunarak kendine daha da yakınlaştırdı beni.
Bazen satır aralarında gezerken anlayamadığım cümlelerin altını çizerken buldum kendimi. Defaatle okudum, altında bana dair nasıl bir iz bulduğumu anlamlandırmak için. O sırada Hikmetin sözleri yetişti imdadıma; "Bir anlam verilemeyen sözlerin, bir türlü anlaşılamayan etkilerinden bahsetiyorum, albayım" hah dedim, demek ki oluyormuş böyle.
Sonra Hikmet; hayata tutunabilmek, kalıplaşmış algılarla başa çıkabilmek için oyunlar kurmaya başladı. Bir şekilde ben de ayak uydurdum bu oyunlara, her umut parıltısında bir kalp masajı yaptım insanlığa. Bu kitapla onu diriltebileceğimiz yanılsamasına kapıldım. Ama zaman Hikmet'in düşüşüne engel olamadı, yaşayabileceğini hayal ettiği olaylar gitgide azaldı. Ve benim için de işte o vakit geridöndürülemezolarak öldü insanlık.
'Here, I come' diyerek girdi hayatıma Hikmet ve kendime dair bir ışık tuttu yalnızca benim görebileceğim. 'Eğer okuduğumuz kitap bizi kafamıza vurulan darbe gibi sarsmıyorsa neden okumaya zahmet edelim ki' diyor ya Kafka, işte bu kitap da bu zahmete fazlasıyla değecek bir kitap.
Son olarak, her bitiş yeni bir başlangıç falan değildir; her bitiş bir bitiştir. Şunu da sakın unutmayın, tarih yalnızca mutsuzları yazar. Ha-ha!