Kadınlar, ayak numaralarıyla, bedenleriyle, fikirleriyle, tecihleriyle uzayda ne kadar az yer kaplarlarsa bu o kadar makbul sayılmıştır. Erkekler kendilerine ait bir varoluş biçimi geliştirmeye, kendilerini savunmaya nispeten de olsa teşvik edilmiş, kadınlar ise büyümek isteyen her yerlerinden, daha o yer büyümeden, alayla, küçümsemeyle, cesaret kırıcı yaklaşımlarla, sindirme ve görmezden gelmelerle baltalanmışlardır.
...insan değil, her şeyden önce kadın olarak görüldüğünüz için, kadın cinsiyeti ve dolayısıyla cinselliği de zihinlerde ayıp bir şey olarak kodlandığı için, hiç tanımadığınız
bakkallar, taksi şoförleri, çareyi size “abla”, “bacı”, “yenge” gibi sıfatlarla hitap etmekte buluyorlar. Bu, “Evet, kadınsın. Ama benden sana zarar gelmez. Seni kadın olarak arzulamıyorum. Hiç tanımadığımız, var olup olmadığını bile bilmediğimiz kocan, bizim ağbimiz; bu da seni arzulamamızı ve kendi nikahımıza almayı düşünebilmemizi imkânsız kılıyor.” demek.
Kendi özgürlüğümüzü hissettiğimiz oranda başkasının özgürlüğüne saygı duyarız; başkası bizden ne kadar çok şey beklerse, biz de başkasından o kadar çok şey bekleriz.
İnsanların, gerçekten övünebilecekleri bir şeyleri olmadığında ülke, ırk, milliyet, futbol takımı gibi sahte aidiyetleri idealize ettiği doğrudur, ki böyle aidiyetlerin idealizasyonu, tekrarın yenilenme olmaksızın devam
etmesi ve çocuğun sembolik ölümüyle eşdeğerdir.