Uzun zaman sonra okuduğum ilk uzun soluklu roman
Okurken sıkılacak yarım bırakacağım önyargısıyla başlamama rağmen tam aksine içimde bir yerlerde ölmüş olan okuma arzumuz yeniden canlandırdı. Kitabın ortalarına doğru bazı yerlerde bunakmaya başladım özellikle Porfiri'nin Raskolnikov itiraf etsin diye boş yaptığı üç sayfayı okurken orada olsaydım sussun diye "katil benim"diye bağırabiliridim. Sonrasında birkaç gün ara verip başka bir kitap bitirdim. Ama tabi ki kahramanımızın öyküsünü karşı olan merakım tekrar canlandı ve okumaya devam ettim.
Raskolnikov'un iç bunalımında ve sürekli değişen ruh halinde kendim ve benimle birlikte bu çağı yaşayan her genci görüyorum. Gerçekleşmeyen beklentiler ve heba edilen bir potansiyel sadece hayal ederek kurarak başarıyı elde edemeyeceği gerçeğinin yavaş yavaş yüzünüze çarpması hatta daha fenası ortada gerçekleştirebileceğin bir potansiyelinin olmadığını sadece ailenin ve çevrenin şişirdiği bir balkondan ibaret olduğunu fark etmenin bünyede bıraktığı o daraltan gerçeklik... Bu farkındalıkla ne yapacağını bilmeyen bir gençlik...
Şüphesiz Raskolnikov günümüzde yaşasaydı ya depresyon ya da şizofreni tanısı alırdı. Bir hastaneye yatırılır ve tedavi görürdü. Ama kitabımızda kahramanımızın ilacı Porfiri gibi uyuz bir polis ve Sonya gibi saf bir melek oluyor. Porfiri'yi ne kadar sevmesem de hem zeki hem de düzgün bir karakter kahramanımıza doğruyu yapması için bir şans veriyor. Kahramanımız doğru şeyi yapsa da bunu doğru olduğu için değil kapana kısıldığı için yapıyor. Eğer sürekli yakalanırım korkusu olmasaydı yada Porfiri'nin psikolojik baskıları çok farklı bir hikaye okuyabilirdik.
Okurken ister istemez Raskolnikov'u savunurken kaçması gerektiğini düşünürken buluyorsunuz kendinizi bu bir roman sonuçta ve oda baş Karakter kaçsın