Kitabı okurken 1933’ün o dondurucu Seattle sabahında Vera’nın çaresizliğiyle, günümüzdeki Claire’in kendi hayatındaki enkazı toplama çabası arasında mekik dokumak, ruhumun bir yarısının o karda mahsur kaldığını hissettirdi. Jio’nun o masalsı ama bir o kadar da can yakıcı üslubu, bir annenin evladı için neleri göze alabileceğini değil; asıl, bir evladın yokluğunun bir kadının ruhunu nasıl kalıcı bir kışa mahkûm ettiğini iliklerime kadar işledi. Bu eser benim gözümde, tesadüflerin mucizevi birer kurtarıcı değil, aslında geçmişin borçlarını ödeten acımasız birer hatırlatıcı olduğunu kanıtlayan, her sayfasında o hüzünlü "böğürtlen kışı" kokusunu burnumda tüttüren, kalbimi hem kıran hem de bir şekilde o kırıklardan yeni bir umut yeşerten bir vedadır.