Zaman, avuçlarımın arasından süzülüp giden bir kum saati gibi değil; sanki üzerimden hızla geçen bir fırtınanın geride bıraktığı o keskin, sağır edici uğultu. Her saniye, tenimden bir parça koparıp götüren görünmez bir neşter gibi işliyor ruhuma. Ölüm, bir yabancı değil artık; eşiğimde sabırla bekleyen, yüzü olmayan ama nefesi tanıdık eski bir dost gibi sessiz ve vakur. Dönüp ardıma, o tozlu ve engebeli yollara baktığımda sorduğum o tek soru, varlığımın derinliğindeki uçurumda yankılanıyor: "Sahi, ben güzel bir hayat yaşadım mı, yoksa sadece hayatta kalmanın sancısıyla mı kıvrandım?"
Hatıralarımın tozu dumanı arasında kaybolurken fark ediyorum ki; her ne yaptıysam kendi irademle, kendi nefesimle, kendi günahımla yaptım. Kimsenin çizdiği sınırları kutsamadım, kimsenin vaat ettiği cennetlere tamah etmedim. İçimde yarım kalmış bir hevesin sızısını, boğazımda düğümlenmiş söylenmemiş bir sözün yükünü bırakmadım. Uzun yollar tükettim; ufuk çizgilerini birer serap gibi kovaladım, sayısız yüzün hikâyesini, acısını ve sevincini kendi hikâyeme bir ilmek gibi kattım.
Hayatın bizzat kendisiyle, o devasa ve amansız canavarla girdiğim o onurlu savaşta kılıcımı bir an olsun indirmedim. Ama şimdi fark ediyorum ki, o kılıcı tutan el artık titriyor. Zaferin yorgunluğu, omuzlarıma bir dağ gibi bindi; ciğerlerimde biriken soluklar artık yetmiyor. Çoğu insanın koca bir ömre, onca yıla sığdıramayacağı ne varsa, ben hepsini bir çırpıda, sanki yarın yokmuşçasına yaşadım ve tükettim. Ben hayatı yaşamadım, ben hayatı adeta yedim bitirdim.
Yoruldum. Bu öyle bir yorgunluk ki, dinlenmekle geçecek gibi değil. Ruhumun dikiş yerlerinden söküldüğünü, iplik iplik boşluğa dağıldığımı hissediyorum. İçimde tarif edemediğim, kelimelerin kalıplarına sığmayan o zehirli burukluk... Bir yanım, hâlâ o hırçın