Onlar ölüyor ve öldürüyorlardı.
Niçin? diye sorduğumda,
başımı taş bir duvara çarpmış gibi oluyordum:
Sorumu - "Niçin öldürüyorsunuz birbirinizi?"-
kimse anlamıyor gibiydi.
“- Bunlar Tanrı’dan korkmaz mı? diye bağırdım.
Bekledim.
Sesimin yankısı yok.
- Burası ne biçim bir yer Tanrım! diye ekledim.
- Tanrı’nın bu dağ başında işi ne? diye yanıtladı yanımdaki adını bilmediğim köylü. Biz burda işimizi kendi aramızda görüyoruz.
Sustuk.”
“Sen değiştin, diyordum kendime. Bu dağlar değiştirdi seni.”
"Yalnız bu dağlar değil, diyordum, insanlar da."
"Evet, diyordum, ama yalnız insanlar da değil, kurtlar da, köpekler de."
"Hiç kuşkusuz, diyordum, bunlarla birlikte uzun, karanlık geceler de."
"O uzun konuşmalarımız da" diyordum.
“Günlük dertlerimiz de gereksinimlerimiz de, (hemen hemen) aynıydı.
Ama onların yalnızlığıyla benim yalnızlığım aynı değildi.
Sanırım onların yalnızlık diye bir sorunları yoktu.
Ya da bunun bilincinde değillerdi.
Ya da bambaşka, benim tanımadığım bir yalnızlık söz konusuydu.”