Osamu Dazai’nin İnsanlığımı Yitirirken adlı romanı, yalnızca bir insanın çöküşünü anlatmaz; aynı zamanda insan olmanın ağırlığını, maskesini ve acısını gözler önüne serer.
Romanın kahramanı Yozo Oba, dünyayla arasına görünmez bir duvar örmüş, yaşamı boyunca “anlaşılamama” sancısını taşımış bir adamdır. Toplumun içinde bir yabancı gibi dolaşır; herkesin gülüp eğlendiği anlarda bile, içinin derinliklerinde tarifsiz bir utanç ve suçluluk duygusu hisseder.
Kitap boyunca Yozo’nun kendi defterlerinden aktarılan bu içsel çığlıklar, okuyucuya “insanlığını yitirme”nin aslında insan olmanın en çıplak hali olduğunu düşündürür. Dazai, karakterinin karanlığında bir tür safiyet gizler; çünkü insanın en derin yalnızlığı bile, hâlâ insan kalabildiğinin kanıtıdır.
Romanın sonunda yer alan “Son Söz” bölümü, bu eserin belki de en sarsıcı kısmıdır. Burada anlatıcı değişir; artık Yozo değil, onun ardında bıraktığı defterleri bulan biri konuşur. Bu yeni ses, Yozo’nun acı dolu hayatına dışarıdan bakarken, onu ne yargılar ne de över. Sadece anlamaya çalışır.
Bu kısımda anlatıcı şöyle der gibidir:
“O, belki de düşündüğümüz kadar kötü biri değildi. Onu anlamak zor, ama o da kendi çapında dürüst biriydi. İnsanlar onun ne kadar acı çektiğini göremediler.”
Böylece roman, “insanlığımı yitirdim” diyen bir adamla başlasa da, belki de insanlığın onu hiç terk etmediği fikriyle son bulur.
Dazai, insanın kendini tamamen kaybettiğini düşündüğü anlarda bile, bir başkasının gözünde hâlâ bir parça iyilik, bir parça merhamet kalabileceğini hatırlatır.
“İnsan, kendini ne kadar aşağı görse de, bir başkasının gözünde hâlâ merhametle hatırlanabilir.”
İşte bu cümle, kitabın kalbidir. Çünkü İnsanlığımı Yitirirken, aslında insanlığını yitiren bir adamın değil, onu hâlâ arayan bir ruhun hikâyesidir.
Yozo’nun