İnsan kaderine karşı öfke duyduğu vakit günahkar mı olur? Şayet öyleyse, adalet terazisi un ufak olmuş bu hayatta, dışarıya sussa bile, kendiyle yalnız kaldığında bu günahı hiç işlememiş kaç babayiğit bulunur?
Anladım ki aşk gözlerini kaybetmekti zaten. Sesini kaybetmekti, tümden kaybolmaktı. Başkasının gözünden bakıp, ağzıyla konuşmaktı. Aşk yakalandığım en kişiliksiz hastalıktı.
O günlerde sıklıkla olduğu gibi aniden film yarıda kesildi ve haberler başladı. Ekranda parlak ışıklar yanıp sönüyordu. Tahminimce bu parlak ışıklar, yere yıktıkları insanların bedenlerinde sönüyordu. Anlıyor, anlamazdan gelmek istiyordum.
Anlamazdan gelmek kolaydı, zaten kimse anlatmaya çalışmıyordu. Işıklar yanıp sönüyor, spiker endişelenecek bir şey yokmuş gibi davranıyordu. Gözlüğünü düzeltip bombalardan bahsediyordu, ama bombaların nereye düştüğü hakkında konuşan yoktu. Derken haberler bitiyor, bütün romantik komediler kaldıkları yerden devam ediyordu.
Birini sevmek büyük yüktü. Bense hep ağırlıklarımı atarak yürümüştüm. Birini sevmenin yükünü, hele hele başka bir dünyadan birini sevmenin yükünü taşımayı bilmiyordum.