Bu yükü nasıl taşıyordu dünya?
Bunca kağıt, plastik, cam, teneke nerede toplanıyor ve neye dönüşüyordu sonunda?
Bazen bunu düşündüğü de oluyordu; ya aslında topladıkları hep aynı şeylerse...
O topluyor, tepeye yığıyor kamyonlar gelip ne varsa yüklenip götürüyor sonra nerede ne oluyorsa artık, aynıları cilalanıp paketlenip geri dönüyorsa ya.
Adile'nin çocuk ellerinin topladığı atıklarla İsrafil'inkiler aynıysa.
Eğer öyleyse, belki de zamanla değişmeyen çöplerdi sadece.
Savaş, bir şarkıları öldüremiyordu, bir de anıları fakat ezgileri yakıyordu tek tek ve savaşta bile radyolar susmuyor, evvel zaman önce patlayan barutların isini çalıyordu.
İnsanın kendinden kaçması, düşüncelerinden utanması, dış dünyaya görünen resminden sıkılması; bu büyümek miydi? Erkek olmak bu muydu? Yoksa bu yalnızca bir Adile oğlu olduğundan mıydı?
Her şeyin, her anın bir kokusu vardı ve kokular iç içeydi. Denizde rüzgarın, rüzgarda tuzun, tuzda taşın, taşta etin, ette sütün, sütte hüznün kokusu vardı ve sonra o süt, rüyada deniz de olabilirdi, bir meyveden damlayan bal da. Zamanın peşinde bir tohum gibi uçan kokular, dokundukları şeylere sinerek ürer ve hayatın bileğine anlam mühürlerler. Bu yüzden anlamsızlığın bir kokusu yoktur.