Böylece, bir çok yolun daha ilk adımlarında durakaldım, ruhum dünyalarla ya da çakıl taşlarıyla dolu; ikisi de aynı kapıya çıkar. Ama, beni geçip ilerleyenlerin, yaşamı boydan boya geçenlerin, özde onun hakkında benden daha çok şey bildikleri doğruymuş gibi görünmüyordu bana. Kuşkusuz, önüme geçmişlerdi benim, hepsi de yiğit atlar gibi ileri atılarak; ama sonra, yolun sonunda bir araba bulmuşlardı: Kendi arabalarını. Büyük bir sabırla yapışmışlardı ona, şimdiyse sürüyorlardı onu. Bense hiç bir araba sürmüyordum; bunun içinde ne dizginlerim olmuştu ne de at gözlüklerim; onlardan daha çok şey görüyordum, kesinlikle; ama sıra gitmeye gelince, nereye gideceğimi bilmiyordum.
Tüm yollara giriyordum. Ama yürümeye gelince, yürümüyordum. Her adımda duruyordum; önüme çıkan her çakıl taşının ilkin uzağında duruyor, sonra giderek yaklaşıyor, yaklaşıyor, çevresinde dönüyordum; başkalarının benim için aşılmaz bir dağın, hatta kuşkusuz içinde yerleşebileceğim bir dünyanın boyutlarını edinen o çakıl taşına hiç aldırmaksızın yanımdan geçip gitmelerine şaşırıyordum.
Tek bildiğim, Tanrı'nın beni sıcak kandan ve sinirden yarattığı. Evet! Bir organik doku eğer canlıysa her türlü uyarıya karşı tepki vermelidir. Benim yaptığım da işte budur! Acıya karşı bağırarak, gözyaşlarımla cevap veririm. Yapılan alçaklıklara öfkeyle, iğrençliklere ise tiksinti duyarak tepki gösteririm. Bana göre bu, hayatın ta kendisidir. Bir canlı ne kadar basitse o kadar az duyarlıdır ve uyarılara karşı daha zayıf karşılık verir. Ne kadar gelişmişse, gerçekliğe karşı daha fazla duyarlıdır ve daha enerjik bir biçimde tepki verir. Bunu nasıl bilmezsiniz?