Genç kadınla göz göze geldiler. Sakin, yumuşak, çok derinlerden gelen hiçbir şeyi kendisinden esirgemeyen bir bakışla ona bakıyordu. Bu, çok sevdiği şairin dediği gibi insana aydınlıktan ve arzudan biçilmiş libaslar giydiren bir bakıştı.
Kapının önünde kalmıyoruz ki evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir diyoruz, istiyoruz, memnun oluyoruz. Gidenin arkasından ağlıyor, gitme diye eteklerine yapışıyoruz. Hiçbir şeyi kendimizden ayırmıyoruz. Bir sofraya davet edilmiş değiliz;belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz... Hiçbirimiz hayatı maddenin arızî bir hâli gibi kabul etmiyoruz. Hatta bu işi anlamak isteyenler bile sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. Her şey bizden geliyor, bizimle geliyor ve bizde oluyor. Ne ölüm var ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde.
Her an çok fena bir şey olabilirdi. Hayır, insan sade ölürken ayrılmıyor, arkada bırakmıyordu. Belki bütün ömrünce her an birçok şeyler onu arkada bırakıyordu. Sonra olduğu yerde birdenbire kabuklaşıyor, çok ince görünmez bir şeyle o anda etrafında olanlardan ayrılıyordu. "Biz mi gidiyoruz, onlar mı?" Sual buydu...