Bu kitap bir aksiyon filmi gibi akıyor… ama mermileri kalbe isabet ediyor.
Sayfalar çevrildikçe yalnızca bir cinayetin değil, bir toplumun ikiyüzlülüğünün de kan izleri ortaya çıkıyor.
İnsan neden kavga eder?
Neden huzur bu kadar pahalıdır?
Neden “farklı” olan, her zaman hedef tahtasına çivilenir?
Roman, LGBTT temasını süs olsun diye değil; yüzümüze çarpan bir tokat gibi işliyor. Kendini “ahlâklı” ilan edenlerin, itibarlarını korumak uğruna başkalarının varlığını inkâr edişini; nefretin çoğu zaman bastırılmış bir aynadan ibaret olduğunu haykırıyor. En yüksek sesle homofobik olanların, en derin çelişkileri taşıdığını gösteriyor.
İki baba.
Biri siyahi, biri beyaz.
Ortak noktaları: utanç diye adlandırdıkları sevgiden kaçmaları.
Oğulları eşcinsel olduğu için onları hayatlarından siliyorlar.
Evlendiklerinde bağlarını tamamen koparıyorlar.
Onlara göre bu bir “ayıp”.
Oğullarına göre ise sadece var olmak.
Derken bir gece…
Polis kapıyı çalar.
Ve dünya paramparça olur:
Oğulları vahşice öldürülmüştür.
İşte asıl cehennem şimdi başlar.
Pişmanlık, anıların üstüne çığ gibi çöker.
“Keşke” kelimesi artık nefes almak gibidir; her seferinde can yakar.
Ama zaman geri akmaz.
İşin üstünün örtüldüğünü öğrendiklerinde, acı öfkeye dönüşür.
Artık kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur.
Ve işte o anda…
İnsan en tehlikeli hâline ulaşır.
Dayak yerler, tehdit edilirler, sindirilmeye çalışılırlar.
Ama geri adım atmazlar.
Çünkü artık korkacakları bir şey kalmamıştır.
Bu kitap şunu fısıldamaz… haykırır:
Kayıp, insanı ya yere serer ya da ayağa kaldırır.
İnsanlara güvenmememin nasıl bir şey olduğunu biliyorum tek bir hatanın inşa ettiğim yaşamı yok edeceğinden korkmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum o yüzden güvensizliğe karşı en ufak bir kızgınlığım yok.