İkide bir, “Ya aramadıkları bir şeyi bulurlarsa” diye iç geçiriyorum. Ya niyetlenmedikleri, hatta fikrinden
bile çok korktukları bir ışımaya neden olursa itişmeleri?
Ya kapalı kapılar ardında yürüttükleri pazarlıklarda belki bir dil sürçmesi sonucu, belki havaların da kışkırttığı bir huysuzluk haliyle gözlerimizin önüne fırlayıp burada sürdürürlerse hesaplaşmalarını?
Ya toplum olarak hiç de meraklısı değilken, hatta kaçarken yakalanıverirsek aynalara?
Diyelim mülkiyet kalelerine temel kazarken geçmişimizin kemikleriyle karşılaşıverirsek? Sonsuza dek bulamayalım diye, torunlarımızın torunları da bulamasın diye en derine gömmüş olduğumuz o kemikler birden bize hayatımızın neden bu kadar kısır, mutsuz ve bereketsiz olduğunu anlatırsa?
Ya oradan başlayarak yepyeni bir hayatı hak ettiğimiz duygusuyla tanışırsak? Ya Serendip’in prensleri gibi hırsızlıktan yargılanırken bilgelikle ödüllendirilirsek?
Ya satın almaya gönül indirmediğimiz şanslı bir piyango bileti gibi havadan süzülerek tepemize inerse mutluluk?
Ama serendipçeye kavuşmak için bile gereken malzemeden yoksun olduğumuzdan korkuyorum. Gördüğümüzde tanıyabilecek, bulduğumuzda keşfedebilecek miyiz? İşittiğimizde duyabilecek, kokladığımızda algılayabilecek miyiz? Ya sonsuza kadar kopkoyu bir inkârla lanetlendiysek?
Serendipçe, aramasa bile bakınmayı gerektiriyor çünkü? Kristof Kolomb, Hindistan’a varma umuduyla çıkmıştı yola. Amerika kıtasını rüyasında görmemişti.
Bakmak gerek. Görmek için, bakmak gerek. Durmadan, her yere, her şeye dikkatle bakmak gerek. Şaşkınlığın arkasına saklanmış bir körlükten kurtulmak için. Duymak için, dinlemek gerek. Herkesi, her şeyi dinlemek gerek. Belki Serendip diyarı yanı başımızda usul usul demleniyor.
Yıldırım Türker