Sûfîler düşündüler ki, bu yolda ilk yapacak iş, bütün dünya alakalarını kesmek, kalbi ondan boşaltmak, aileden, maldan, çocuktan, vatan'dan, ilimden, yönetimden, makamdan himmetini (düşüncesini) kesmektir.
Kalbi öyle bir hale ulaşmadı ki, onda, bütün bunların varlığı ile yokluğu eşit olmalı. Sonra bir zâviyede (evinin, tekkesinin ve mescidin bir köşesinde) halvete çekilir, farzları ve sünnet namazları ifa ile yetinir, diğer vakitlerinde kalbini boşaltıp himmetini toplayarak oturur, (belirli bir olgunluğa ulaşana kadar) Kur'an okuyarak, onun tefsiri üzerine düşünerek, hadis yazarak ve diğer nafiilerle meşgul olarak fikrini dağıtmaz, bilakis Allah Teâla'nın zikrinden başka hiçbir şey düşünmemeye çalışır.
Halvetimde oturduktan sonra, kalp huzuru ile birlikte sürekli diliyle, "Allah, Allah, Allah" demeye devam eder. Öyle bir hale ulaşır ki, dilini hareket ettirmeyi terk eder, sanki zikir kelimesinin dilinde aktığını görür. Sonra onun eserinin dilinden silinmesine ve kalbi sürekli zikrettiğini görünmesine kadar o halde sabreder. Sonra Allah lafzının suretinin, harflerinin ve kelime olarak şeklinin kalbinden silinmesine ve kalpte sadece Allah kelimesinin manasının kalmasına, kalbin onda hazır olmasına, ondan hiç ayrılmayacak şekilde ona devam etmesine kadar bu zikre devam eder. Bu noktaya ulaşana kadar kulun iradesi ve müdahalesi vardır. Vesveseyi def ederek bu halde devam etmede de kulun iradesi vardır; fakat Allah Teâla'nın rahmetini çekmedi onun bir ihtiyarı yoktur. Bilakis onun yapacağı iş, kalbini Allah'ın rahmet esintilerini almaya hazır hale getirmektir. Artık onun için, Allah'ın açtığı rahmeti gözetmekten başka bir şey kalmaz. Nitekim Allah, Enbiya ve evliyalarına rahmetini bu yolla açar. İşte o zaman kulun iradesi sadık, himmeti (düşüncesi) safi ve ibadeti devamı