• “Bizlere de anlatıldı. Bir katliam yaşandı, çoluk çocuk, silahlı silahsız demeden bir katliamdan geçirildi, nettir açıktır. Ama hiçbir gerekçe, çaba, çocuğun öldürülmesini haklı kılamaz, her ne sebeple, her ne gerekçeyle olursa olsun. Yani dedem şunu söylerdi:... -biz diyorduk abartıdır, bu kadar olmaz diye düşünüyorsun mantığınla ama maalesef yaşanmış bir şeydir- ... Dedemler beş kardeştir. Dedemin 3 kardeşi şu Munzur vadisi ile hemen şehir merkezinin çıkışından 2 km ötede Anafatma Hanım denilen bir yerde, orda yaşıyorlar. Tabi Munzur Çayı hemen evlerinin önünden geçiyor, gece Munzur Çayı’ndan karşıya geçiyorlar. ‘Karşıya geçerken, cesetlere basa basa gidiyorduk, su bayağı azalmıştı’ diyor. ‘Yukardan cesetler geliyordu, insan cesetleri Munzur’a atılmış.’ ... Ve yine anlatırlardı, örneğin bu katliamdan öldürülme korkusuyla dağlara kaçarak mağaralara sığınan köylülerden silahsız kız, genç, kadın, yaşlı demeden sığınma yeri arıyorlar, ölümden kaçarcasına. Bebeklerin ağlamaları sonucu asker bir ses duyar, bizim yerimizi tespit eder diye bebeklerin ağızları kapatılıp bu şekilde boğulan bebekler de olduğu söyleniyor… ’38’de Dersim’de bu acılar yaşandı, ama halen Dersim’de ben bu acıların yaşandığı kanısındayım. Hâlâ operasyon oluyor, hâlâ ormanlar yanıyor, hâlâ dağ taş bombalanıyor, hâlâ gözaltında kayıplar oluyor, hâlâ insanlar kayıp… Yani Dersim isyanı deniyor, bizi bize anlattılar. Bize söylenen yanlış, isyan değil aslında, isyan diye bir şey yok. Bakın şimdi 1937, Cumhuriyet 1923’lerde kuruldu[ktan sonra] 15 yıl geçiyor, devlet hâlâ Dersim’e giremiyor. Nasıl giremiyor? Şimdi devlet diyor ki, ‘Ben tek tip yaratmaya çalışıyorum. Tek inanç ve tek dil.’ Diyor ki, ‘Dersim’i hizaya getirmek lazım. Dersimli okşanmakla yola gelmez.’ Bunu kim söylüyor? Bakın o dönemdeki, 1920’lerden sonraki, Cumhuriyet kurulduktan sonraki Türkiye Büyük Millet Meclisi arşivleri eğer incelenirse, orada İsmet İnönü’nün, orada cumhurbaşkanının, orada Celal Bayar’ın, orada müfettiş Abdullah Alpdoğan’ın, bütün bunların hepsinin ayrı ayrı adları var. Şimdi bunlar gelip, bölgede çeşitli şekillerde gözlemlerini, izlenimlerini raporlaştırarak ve bu raporlar üzerinde mecliste bir tartışma sonucu Dersim’de böyle bir askeri bir harekâtın düzenlenmesinden başka bir yolunun olmadığını ileri sürüyorlar. Mesela dedem, babam anlatırdı. Derdi ki, ‘işte aslında aşiret ağaları devletin dediğini yapmış olsaydı belki bu kadar katliamı görmezdik.’ ‘Nasıl, dedim ‘baba?’ Diyor ki, ‘İşte dediler ki, gelin size başka yerde köy verelim, Elazığ’da, Malatya’da, Elazığ’dan öteye Kayseri, Adana’ya, işte ova yerlerinde, Batman... Çocuklarınızı getirin bize, yatılı okulda okutalım, bu cahillikten sizi kurtaralım.’ Şimdi bunun amacının buradaki halkı aydınlatmak, buradaki halkın okumasını sağlamak olmadığının, bu dönemdeki isyancı denilen aşiret liderleri ağaları bilincindedir. Yani bizim çocuklarımızı getirip uzaklaştırmak anlamında… Şimdi toplum genelde diyor ki, işte Fevzi Çakmak ya da İsmet İnönü, işte birkaç isim sayarlar, bunlar aslında olmasaydı Dersim kökten kararırdı. Kurtarıcı olarak görüyorlar. Tabii bunlar empoze edilmiş ya da beyne yerleştirilmiş şeyler. Bence bunun gerçeklik payı yoktur. Niye yoktur? Çünkü demin bir belge okudum. Aslında zaman zaman basında bu tip belgeler, belgelerin fotokopileri, resimleri çıkıyor. Kimin Dersim hakkında nasıl rapor yazdığını, İsmet İnönü de dahil olmak üzere başta belirttim. Bunların hepsinin sunmuş oldukları raporlar, hepsi ortaktır. Ortak bir fikirde buluşuyorlar…”
    Şükrü Aslan
    1964’te doğan, baba tarafının Alan aşiretinden, ailesinin Kırmanc-Alevi olduğunu belirten ve A.A. Bey, Tunceli’de bir kamu kuruluşunda tekniker olarak çalışıyor.