Okumak ve koşmak, benim için tutku ve özgürlüğün buluştuğu iki yol. Okumak zihnimi yeni dünyalara açarken, koşmak okuduklarımı içselleştirdiğim bir meditasyon. Her adımda tutku, her satırda yeni bir keşif.
Rousseau için yürümek artık ne bir yöntemdir, ne de bulgulama ve kestirim yapmak için gerçekleştirilen bir eylemdir. Artık yeni buluşları teşvik etmek için değil, sadece ve sadece hiçbir şey için çıkar yürüyüşe; batan güneşin hareketine katılmak, dakikaların, saatlerin, günlerin temposunu ağır adımlarıyla aksettirmek için. Günü biraz da olsa vurgulamak adına, müzik çalarken parmakların farkında olmadan masada tempo tutması gibi, düşünmeksizin yürür. Buradaki asıl mevzu, artık hiçbir şey beklemiyor olmaktır; zamana bırakmaktır kendini, günlerin kabarışına, gecelerin alçalışına teslim olmaktır.
Rousseau kendi kimliğini bulmak, gizlenmiş bir tekilliği yeniden keşfetmek, maskelerin ağırlığından kurtulmak için değil, başka bir çağa ait o insanı, ilk insanı kendi içinde bulmak için yürür. Dünyayla ve dünyanın dehşetiyle bağını koparmak, yalnızlıkla arınmak, ilahi kaderine hazırlanmak için çöle gider gibi değil, doğadan taze taze çıkmış, katıksız, ilkel insanı kendi içinde bulmak için yürür.
Dönemeçlerini takip etmenin yeterli olduğu, nereye varacağı belli olan yollarda çıkılan uzun, kolay yürüyüşlerde binlerce şey tasarlar, binlerce hikaye uydurur insan. Beden ölçülü adımlarla yavaşça ilerler ve bu telaşsızlık sayesinde zihin izne çıkar. Bedenin otomatik işleyişi sayesinde tatile çıkan zihin art arda fanteziler kurup kendini bir hikaye labirentinin içine atar.
Rousseau artık ihtiyarlamıştır ama hala en çok sevdiği şey günlerini uzun yürüyüşlerle doldurmaktır. Hatırlamak dışında ne yapacak ne de inanacak bir şey kalmadığında, yürümek, bütün umutlardan ırak ve beklentilerle zehirlenmemiş mevcudiyetin o mutlak yalınlığına dönebilmeyi sağlar.