Çünkü gerçeği bilirseniz, yani sevmenin bedelinin eninde sonunda yas tutmak olduğunu bilirseniz kimseyi sevemezsiniz. Asla bu tuzağa düşmezsiniz. Ama bir kez düştüğünüzde -aklınıza, mantığınıza rağmen birini ya da bir şeyi sevdiğinizde- bırakmak istemezsiniz.
Mutlu olduğunda da, üzgün olduğunda da ağlardı ve hayat üzerine üzerine geldiğinde ya da her şeyden bunalıp da yüzü yanıyor gibi hissettiğinde sakinleşmesinin tek yolu zırıl zırıl ağlamak olurdu. Çoğu zaman bencilce ya da mantıksızca davranıyormuş gibi hissediyordu. Ne kadar şanslı olduğunu ve tüm bunlar için şükretmesi gerektiğini biliyordu. Ağlamak için sebe yoktu. Yine de ağlıyordu işte.
Dışarıdan bakıldığında Adelaide kusursuz bir bütünlük içindeydi -uvuzları yerli yerindeydi, hiçbir eksiği yoktu- ama içten içe, ruhen dağılmış haldeydi. Paramparça olmuştu ve parçalarını tekrar bir araya getirebileceğini hiç sanmıyordu. Ölmek istemiyordu aslında, sadece var olmaya bir son vermek, yok olmak istiyordu.