Eskiden bir öğretmen sınıfa girdiğinde ayağa kalkardık.
Kimse bize bağırmazdı, kimse zorlamazdı. Çünkü bu bir kuraldan çok, öğrenilmiş bir saygıydı. Ayağa kalkmak; öğretmenden korktuğumuz için değil, onun temsil ettiği değerin farkında olduğumuz içindi.
Öğretmen, yalnızca ders anlatan biri değildi. Otoriteydi, bilgiydi, çoğu zaman yolumuzu aydınlatan bir ışıktı. Bazen tek bir bakışı sınıfın havasını değiştirmeye yeterdi. Gürültü susar, dağınık zihinler toparlanırdı. Çünkü sınırlar belliydi; nerede durulacağı, nasıl davranılacağı bilinirdi.
Mükemmel değildik.
Hata yapardık, yaramazlık ederdik, gençliğin verdiği aceleyle yanlışlar da yapardık. Ama her hatanın bir karşılığı, her davranışın bir sorumluluğu vardı. Bu da bize sadece dersi değil, hayatı öğretirdi.
Bugün okullarda bazı manzaralara baktığımızda, içimizi kaplayan o tanıdık his boşuna değil. Bir şeylerin yolda kaybolduğunu fark ediyoruz. Kaybolan sadece disiplin değil… Sadece saygı da değil. Asıl kaybolan, değerlerin aktarımı.
Bu mesele yalnızca okul duvarları arasında kalmıyor. Sokakta, trafikte, kamuda, günlük hayatta karşımıza çıkıyor. Çünkü okulda öğrenilmeyen saygı, büyüyünce kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Eğitim sadece bilgi vermek değildir; nasıl insan olunacağını da öğretmektir.
Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru şudur:
Biz çocuklara neyi öğretiyoruz değil, neyi yaşatıyoruz?
Çünkü saygı, anlatılarak değil; örnek olunarak öğrenilir.
Ve kaybolan her değer, önce okulda eksilir… sonra toplumda karşımıza çıkar.
Alıntı