"Hastaneye gitmeli miyim sence?"
"Sen söyle."
Bir süre hiç konuşmadan öylece yattı. "Bilmiyorum. Gitmeliyim bence," dedi.
"Peki o halde. Kendini daha iyi hissettirecekse. Hadi, kalk bakalım."
Hastaneye gidinceye kadar arabada pofur pofur sigara içecek kadar sağlığı yerindeydi.
Henry için de bir hediye almayı ihmal etmemişti: Knossos'taki Miken yazıtlarının külliyatı.
Ona biraz göz attım. Devasa bir kitaptı. Kitapta hiç metin yoktu; çivi yazılı kırık dökük tabletlerin fotoğraflarından ibaretti sadece, sayfanın en altına da suretleri eklenmişti. Bazı tabletlerde yalnızca tek bir karakter vardı.
"Buna bayılacak," dedim.
"Evet, bence de," dedi Francis. "Bulabildiğim en sıkıcı kitap buydu."
"Hani şu üstünde saat deseni olan ipekli fularım vardı ya. Mahvolmuş."
"Çok üzgünler miydi?"
"Kim, Corcoranlar mı? Hayır tabii ki. Farkında olduklarını bile sanmıyorum."
"Ben fularını sormuyorum."
"Ha."
Kır evine gittiğimiz zamanlarda sık sık ortadan kaybolur, kalkıp tek başına göle gider ya da aşağıya, mahzene inerdi, onu bir defasında mahzene terk edilmiş bir kızağın içine oturup kürklü mantosunu da dizlerinin üstüne örtmüş kitap okurken bulmuştum. O olmasa her şey çok tuhaflaşır, dengesiz bir hal alırdı. İki Sinek Valesi'nin, bir Kupa Papazı'nın ve Joker'in işini tek başına bitiren Kupa Kızıydı o.