• Şems-i Tebrizi (K.S.) der ki;

    Her İnsan kendine bir değer biçer, atfeder ve vehmeder. Sonra kendine biçtiği bu değere şahit arar. Bu değere şahitlik edenleri sever.
    Biçtiği bu değerden bile çok değerli olduğuna şahitlik edenlere ise aşık olur. Çektiği acıların kaynağı budur.
    Bu yazıyı okuyan okuyucu yüreğine bakarsa dikkatlice ayan beyan görecektir ki, çektiği en büyük acı, ona hak ettiği değerin başkaları tarafından verilmemesi, bu değer iddiasına şahitlik edilmemesidir.

    İnsanlar yalancı şahit arar dururlar.Bazen bulurlar, en başlarında sevgi duyarlar bazende aşk yaşadıklarını iddia ederler ve sonunda cayır cayır yanar yürekleri.Yalancı şahitlik kısa sürede biter zira.
    işinin değeri, anlamı kadardır.

    Kişinin anlamını onun manası belirler. Mana yoksa anlam olmaz.
    Kişinin manası, davası kadardır. Kişi ancak davası kadar mana taşır.

    O halde kişi davasını nasıl öğrenebilir.
    Kişinin davası ancak derdidir. Derdin neyse davan odur.
    Ya derdini dahi bilmeyenler?

    Kişinin derdi en çok konuştuğu şeydir.
    Ey iddiacı sen derdin kadar değerlisin. Bırak başkalarını da GERÇEK derdine bir bak..
  • https://youtu.be/gGtYUjE-SJY
    Kimimiz yorgun,kimimiz vurgun,
    Kimi isyankar..
    Acı gerçek bu .Ömrümüz bir su
    Geçiyor yillar..
  • Akılca, ruhça, daha güçlü, daha sağlam olan herkes başkalarına buyurur! Daha yürekli, daha atak olan haklı çıkar... Umursamamakta en ileri gidenler kanun yapıcı olurlar. Herkesten daha atak olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş, bundan sonra da hep böyle gidecektir! Bunu ancak körler göremez!
    Dostoyevski
    Sayfa 543 - Erasmus Yayınları
  • Acı bir gerçek, en zararsız yalandan daha mı iyidir?
    Harlan Coben
    Sayfa 449 - Martı Yayınevi
  • Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
    Işığı gördüm, korktum.
    Ağladım.
    Zamanla ışıkta yasamayı öğrendim.
    Karanlığı gördüm, korktum.
    Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi.
    Ağladım.

    Yaşamayı öğrendim.
    Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
    Aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

    Zamanı öğrendim.
    Yarıştım onunla…
    Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

    İnsanı öğrendim.
    Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
    Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

    Sevmeyi öğrendim.
    Sonra güvenmeyi…
    Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
    Sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

    İnsan tenini öğrendim.
    Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu
    Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

    Evreni öğrendim.
    Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
    Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

    Ekmeği öğrendim.
    Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
    Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
    bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

    Okumayı öğrendim.
    Kendime yazıyı öğrettim sonra…
    Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

    Gitmeyi öğrendim.
    Sonra dayanamayıp dönmeyi…
    Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…
    Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta …
    Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
    Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

    Düşünmeyi öğrendim.
    Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
    Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

    Namusun önemini öğrendim evde…
    Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
    gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

    Gerçeği öğrendim bir gün…
    Ve gerçeğin acı olduğunu…
    Sonra dozunda acının,
    yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.

    Her canlının ölümü tadacağını,
    ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

    Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
    Olur ya …
    Kalp durur …
    Akıl unutur …
    Ben dostlarımı ruhumla severim.
    O ne durur, ne de unutur …

    MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ
  • ...
    Günümüzde sık sık rastlanılan bu hasta sevgi türünde söz konusu olan, duygusal gelişimi sırasında anneye çocukça bir bağlılıkla takılıp kalan erkeklerdir. Bu erkekler sanki daha anne memesinden kesilmemiş bebeklerdir. Kendilerini hâlâ bir çocuk gibi hissederler; annenin koruyuculuğuna, anne: sevgisine, sıcaklığına, bakımına ve hayranlığına ihtiyaçları vardır; bir annenin koşulsuz sevgisini, sadece annelerinin çocuğu oldukları için, çaresiz oldukları için gösterilen sevgiyi ararlar. Bu tür erkekler bir kadının kendilerini sevmesini istediklerinde oldukça şefkatli ve sevimli olabilirler, amaçlarına ulaştıktan sonra da bu tutumlarını sürdürebilirler. Ama o kadınla olan ilişkileri (aslında bütün diğer insanlarla da olduğu gibi) yüzeyseldir ve sorumluluk duygusu içermez. Amaçları sevilmektir, sevmek değil. Bu tür erkekler genelde kendini beğenmiştir ve kafaları az ya da çok gizli, muhteşem düşüncelerle doludur. Doğru kadına rastladıklarında, kendilerim güvende ve herkesten üstün hissederler. O zaman sevgi dolu ve cazip olabilirler; onlara sık sık kanılmasının nedeni de budur. Ama bir süre sonra kadın onların olağanüstü beklentilerini karşılayamaz duruma gelince, çatışmalar ve keyifsizlikler başlar.Eğer kadın bu tür erkeğe hayranlığını göstermez, kendi doğrultusunda yaşamak sevilmek  ve korunmak isterse ve sıra dışı durumlarda erkeğin diğer kadınlarla yaşadığı aşk ilişkilerini bağışlamaya yanaşmazsa, erkek çok derinden kırılır ve düş kırıklığına uğrar, bu duygusunu çoğu zaman o kadının kendisini sevmediği, bencil ve küstah olduğu biçiminde açıklar.Sevgi dolu bir annenin güzel çocuğuna gösterdiği davranışlara uymayan her şey, kadının sevgisizliği olarak yorumlanır. Bu tür erkekler çekici davranışlarını ve beğenilme isteklerini genelde gerçek sevgi ile karıştırırlar ve kendilerine bu nedenle haksız davranıldığını sanırlar. Kendilerinin olağanüstü bir sevgili olduğunu düşünüp, sevgililerinin nankörlüğünden acı acı yakınırlar.

    Sevme Sanatı / Erich Fromm
  • Sultan Vahidettin ise Sevr'den her bahsedildiğinde 'Musibetler Mecmuası' 'Mecelle-i Mesaib' diyen ve Antlaşmayı tasdik etmektense tahtımdan feragat etmekte kararlıydım, ifadesini kullanan Padişah Vahideddin Han, Avni Paşa'ya dikte ettirdiği hatıralarında kendini şöyle ifade etmiştir;

    '… O Sevr ki ilk defa elime aldığımda keskin bir acı ve korkulu bir ürperti hissettim… Sevr bana göre ne bir antlaşma ne de bir paktı. Kötülüğün baştan aşağıya ta kendisiydi.' Bu belge elime geldiğinde, mecburi ve geçici bir imza taktiğiyle biraz zaman kazanmaya çalıştım. Eğer işler kötü gider ve bu oyalamayı başaramazsam antlaşmayı imzalamaktansa tahtan feragata kararlıydım. [9]