acı kök tadı seçtim

acı kök tadı seçtim
@acikoktadisectim
uzun sürmüş bir günün akşamı.. youtube.com/watch?v=tgL64Z5...
Ada
Kahraman falan değil. Kahramanlığın tamamıyla ötesinde bir yerde. Ama onu sevmeyenlerin... Sahi, niye sevmezlerdi? Birkaç kez kendisiyle daha yakın bir ilişki kurmak istemiş olanlar vardı. Hiçbirine güler yüz göstermemişti. Manastırda hepsi kardeşti. Yeterdi bu. Daha yakın bir kardeşlik istemiyordu Andronikos. Tartışmalarına katılmaktan ne zamandır kaçınmıştı. Tartışmalar artık onu hiç ilgilendirmiyor da ondan. Tartışılacak şeylerin neler olduğu önceden belli zaten. Bunların tartışılması bile gerekli değil. Tartışılması, herhangi bir sonuca da ulaştırmıyor; yalnız, birkaç kişinin birkaç saat boyunca birtakım büyük adlar sayıp gölgelerine sığınarak, "bence" sözünü her cümlenin altında sezdirerek olmadık saçmalan kafalara kaka kaka yinelemesinden öteye geçmiyor. Geçmiyordu. Şimdi, öyle düşünmeli, öyle yapmalı cümleleri. Geçmiş zamanda. Andronikos, önceleri korku duymuştu içinde. Bu tartışmalara katılmıyor, katılmak istemiyor, katılamıyordu artık. Daha kötüsü, katılması için içinden gelen bir dürtü, bir istek yoktu. Yoktu, çünkü -işte burası korkutucuydu- çünkü tartışılanların önemine, gereğine inanmıyordu. Böyle şeylerin tartışılması saçmaydı. Herkes temeli bırakıp çatının kiremidinden söz açıyordu. İki oluklu mu, üç oluklu mu olsundu?
Sayfa 15·Kitabı okudu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Ada
Bu adada, üç yüzyıl, dört yüzyıl önce çile dolduran keşişlerin sürdüğü hayatı yaşayacak bile olsa. Ama o keşişler, içleri inançla dolu, çıkıyorlardı dağa, yazıya yabana, çöle... Hiç değilse öyle bilinirdi... Öyle miydi gerçekten? Öyle miydi, yoksa, öyle olduğu düşüncesi, geride kalanlara, köyde olsun, kentte olsun, insanlar arasından ayrılmayanlara, kalabalığın besleyici emziğini ağzından bırakmak istemeyenlere yeterli mi görünmüştü? Bilinmiyordu ki... Keşişler içinde efsaneleşenleri vardı. İnançlarıyla dağı taşı, kurdu kuşu, şeytanı dize getirenlerin efsaneleriydi bunlar. Korkanı olmasa, yalnızlıktan başı dönüp birtakım düşleri gerçek gibi görenleri olmasa, kendi sesini, gölgesini, başkasının, maddesiz varlıkların belirtisi diye kabul etmeğe hazır bulunanı olmasa, bu keşişlerin dağ başında, çöl ortasında şeytanı bu kadar çok gördükleri, şeytanla bu kadar çetin didişmelere düştükleri üzerine bu kadar masal, bu kadar efsane niye anlatılsındı?
Mualla üstüne bence bugüne dek yazılmış en güzel yazılardan biri, Yuki Desnos'un bir önsözüdür... ''Seni bunca düşündüm ki...'' ... Ondan söz ederken, Toulouse Lautrec'ten, Bonnard ve Vuillard'dan bahsedilmiştir. Buna güvenmeyin. Bu sadece bir aldatmacadır. Ona iyi bakın, Mualla'nın getirdiği bambaşka bir şeydir. ''Renkleri kendininkidir, resimlerinin kesin yapı düzeni de öyle. Çizdiği korkulu düş suratlarında bile, hiçbir yapmacık yoktur. Her şey etüd edilmiş, kaydedilmiş, sadakatle verilmiştir'' Ayrıca Mualla'nın şiirsel yönünü unutulmaz sözlerle anlatan Yuki Desnos, Rue Mazarine'deki evinde ressamla arkadaşlık ediyordu zaman zaman...
Sayfa 144 - Kırmızıkedi Yayınevi
Mualla kimi zaman ''başka bir hayat'' düşlüyordu ve bu düş, şimdilik olağandışı bir istekti: ''Ah bir hürriyet olsa, yani para kazanmak için çalışmak olmasa, insan ne güzel şeyler yapardı''. Mualla'nın 1962'de yazdığı bu sözler, defalarca tekrarladığı bir özlemdi... Çalışmak geçim sağlamak için değil, ancak üretme sevinci uğruna anlam kazanabilirdi. Karşılık beklemeden çalışmak, yani imece, sanatçının gerçek hürriyeti demekti.
Sayfa 146 - Kırmızıkedi Yayınevi
Şunu da eklemek gerekli sanıyorum: Soyut akımların en koyu günlerinde bile, somut anlatımlı resim, duraklamış değildi hiçbir zaman. Matisse, Derain, Rouault, Modligliani, Soutine vb. dünyayı derinlemesine yorumlamakla birlikte, görüntüsünü yansıtmaktan yana çalışmalarını da sürdürüyorlardı. Bu ressamlara göre, Fra Filippo Lippi'nin daha on beşinci yüzyılda dediği gibi: ''Görünüşün yeni bir niteliği''ni bulmaktı ressamın asıl ödevi..
Sayfa 148 - Kırmızıkedi Yayınevi