“Sadece bir kitap değil, içimde bir kırılma gibi…”
Aslında kitabın adını ilk gördüğümde fazla bir şey beklememiştim. Kısa bir metin, incecik... Ama içine girince öyle bir duygunun içine düştüm ki sanki biri beni içimden okumuş da yazmış gibiydi.
Zweig, bu kitapta savaşın ortasında kalan bir adamı anlatıyor ama asıl mesele savaş değil. Mesele, o adamın kafasında dönen bin tane düşünce. Gitmeli mi, kalmalı mı? Vicdanı ne diyor, devlet ne istiyor, karısı neye inanıyor? Hepimizin hayatında böyle karar anları vardır ya hani, işte kitap tamamen onunla ilgili. Ama çığlık atmıyor Zweig. Sessiz sessiz, çok sade bir dille anlatıyor ama içini burkuyor. Bir cümlede durup durup nefes alıyorsun, çünkü bir bakıyorsun kendinle yüzleşiyorsun.
Ben okurken birkaç yerde durdum, düşündüm. Bazen kaçmanın bir cesaret olduğunu fark ettim, bazen kalmanın aslında pes etmek gibi hissettirdiğini. Karakterin karısıyla olan ilişkisi de çok etkileyiciydi. Birbirlerini seviyorlar ama bir noktada fikirleri ayrılıyor. Ve o ayrılık çok gürültüsüz ama insanın kalbini sıkıştırıyor.
Kitap bitince çok sessiz kaldım. Öylece kalakaldım. Çünkü bana bazı soruları tekrar sordu:
“Sen neye boyun eğiyorsun?”,
“Gerçekten kendi kararlarını mı veriyorsun?”,
“Zorunda olduğun için mi, yoksa inandığın için mi yaşıyorsun?”
Bu kitap beni derinden sarstı ama bağırmadan yaptı bunu. Sessizce dokundu, ama iz bıraktı. Bazen bir kitap, bir tokattan daha çok sarsıyor ya insanı, işte öyle.
Okumak isteyenlere tek şey derim:
Kısa diye geçme. Birkaç saatini alır ama içini günlerce meşgul eder.