• 240 syf.
    Kemikler dayanıyor sırtıma, Karbon14 metoduyla kaç yıllık olduğumu öğreniyor ismini telaffuzunda zorlanacağım ecnebiler. Bir karbon olmasa kıymeti bilinmeyecek tamtur yüzükler takmışlar parmaklarıma boğumları kalın, modern ve belki milenyum çağı zevklerini mesned edinince. Milenyum çağına bir şiir sermişler, sahibini sorunca biri Allah demiş öteki Nazım Hikmet Ran! Nazım Hikmet Ran'ı mülahaza içinde bulundurmaktan imtina ile uzaklaşmışım, zaten Büyük İnsanlık için yazdıklarını da sevmemişim, içim almamış. Büyük insanlığa da inancım kalmamış, şiire ki kendisi büyük bir şuursuzluktan başka bir şey değil diyerek mecnunluğa itibardan kendimi alıkoymuşum.

    Ben bir kitap okudum, annem buna "kitêb" der. Hakikatli olan her kitaba öyle isim verir, kendi Mezopotamya kültürünün getirisiyle. Bir de medresede okuduğu kitaplara "kitêb" dediğini dikkat-i nazara alınca hakikatinin menbaını idrake başlıyorum. Yeni Hayat'ta diyordu ki Orhan Pamuk, "Bir kitap okudum ve hayatım değişti." Oradaki kitaptan kasıt, belki de "kitêb"di, bir analoji ile başlamıştır Pamuk... Hem Pamuk, Sessiz Ev'de Doktor Selahattin ile Abdullah Cevdet'ten bahsetmiyor muydu yani? Hep imgelerle ilerlemiyor muydu? Bunları ideolojilerden soyunmuş çırılçıplak bir zihinle konuşmak biraz erotik biraz Eros okuyla isabet ettirmek isterdim. Şimdi herkes hicap ediyor çıplaklıktan, ancak hayanın sebebi normlar, yoksa Allah'la yalnız kalmak da değil.

    Erbain, kırk gün manasına geliyor. Arabî lisanında kırk böyle okunur. Kırk yılın şiirlerini topladığı bu kitapta -kitêb, kaç defa tekerrür ile hafızada diri kalır bu kelime?- 54 şiiri yer alıyor. Kronolojik bir sıralama ile ilerlediği bu harikulade şiir kitabının 16. basımını edindim- Tabii, bundan size ne değil mi? Öyle değil, 16. basım önemli çünkü her şey ben okurken oldu, bunu bilsin insanlar!- ve kaçıncı kez okuduğumu şu an ayırt edemiyorum. Şeyi - eşyaları- kaçıncı kez okuyunca anlaşılır der Bandura? Sosyal Öğrenme Kuramı ya da bilişselci ağabeyler hanımefendi ablalar ne der buna? Söz konusu İsmet Özel şiiriyse, Marx da okumalı insan, şizofreni olan Rus balet Vaclav Nijinski'yi, Fransız şair Arthur Rimbaud'u da bilmeliyiz. Avusturyalı besteci Gustav Mahler'i, Valentina Tereşkova'yı bilmeden İsmet Özel'i anlamak mümkün değil. Okumadan Kitab-ı Azimüşşan'ı hele hiç mümkün değil. Mümkün olmayan şeylerden başladım anlatmaya oysa hata ettim. Mümkün olanlardan başlasaydım daha kısa sürecekti. Daha kısa süreceği için de belki daha anlaşılmaz. Belki derken, "kesinlikle" manasını veriyorum kurduğum cümlelerde. Zira belki kelimesinin bile kökü bal ki'den gelir, bal gibi lafzına mana olarak benzetebiliriz de, kökeni de Farsî. Farsî derken aklıma Selman-ı Farisî geldi. –teda-i efkar- Selman'ül Hayr lakabına mazhar olmuş, şu lakabın güzelliğine bakıp gıpta etmemek olur mu? Gıpta etmek iyi bir şey mi? Şuhla varıyorsa hayır, sehavete eriyorsa evet.

    Erbain kitabının önsözü mahiyetinde 9-10 yaşlarında yazdığı bir şiirle giriş yapıyor. Söz konusu şair İsmet Özel olunca diyorum ki - çünkü şiirler, onu söyleyenle biraz daha anlam kazanıyor yahut kaybediyor- ne büyük bir idrak. Henüz somut işlemler dönemini yeni bitirmiş biriyken üstelik, bunu Piaget ağabey diyor. Kitapta 1953 ile 1984 arasındaki şiirler yer alıyor. Hangi birinden başlamalı? Ben de kronoloik bir sıralamayla mı ilerlemeliyim? Zamanı kim parselliyor? Devlet-i Aliyye-i Muhammediye devrini de kurulma, ilerleme, dağılma, gerileme ve duraklama ve hatta çöküş (!) olarak isimlendirenler mi? İsimlendirme yetkisi kimin ve isimlendirmek ne demek anlamına gelir?
    Evet, konu dağıldı, konu ufalandı;
    "dağılmak eskilerin dilinde ufalanmak anlamına gelirdi
    iz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
    biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
    korkarız kaybolmaktan çokluk içinde. " -Şivekârın yolculuğudur, Bir Yusuf Masalı-

    İsimlendirmek, bir güç olduğunu kanıtlamanın en temel yoludur. Orta Çağ örneğin, ecnebiler için Karanlık Çağ'dır. Biz ne demişiz buna? Biz de "belî, karanlık çağ" diyerek üstünü yasemin kokulu şiltelerle küfre bulamışız. Setretmek de değil ki bu, zira ziynet olan setredilir, kötü olan küfre bulanır. Bir çocuk doğduğunda kulağına ezanı okuyan evde iktidar sahibidir, çocuğa isim veren bir kudret göstermiştir. Biri kalkıp Devlet-i Aliyye-i Muhammediye'ye Osmanlı İmparatorluğu demiş, öteki "hasta adam" –seni hain Kostok Rus çarı 1. Nikolay!- hepsini baş üstüne koymuş, kabul etmişiz. Şimdi Devlet-i Aliyye konusunu anlatmadan devam edeyim.

    1962 yılının şiirleri içerisinde bulunan -kendisi o zaman 18 yaşında- Bakır Tenli Yapraklar şiiri beni inanılmaz etkiledi. Biraz bunu irdelemek istiyorum ve bunun için evvela bir Hadis-i Şerifle başlamak istiyorum;
    “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Cahiliye devrinde hayırlılarınız, İslam devrinde de hayırlılarınızdır."

    Bu hadis-i şerifin ilk cümlesine odaklanmak istiyorum. İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Altın her daim kıymetli, peki gümüş? Altına kıyasla biraz daha az. Kıyası artıralım, peki bakır? Bakır kendi içinde bir değere sahip. Altın olabilir mi hiç bakır? Olamazsa ne yapmalı? En iyi bakır olmalı. İnsanların kimi bakır tenlidir. İnsan, topraktan gelmedir. Öyleyse toprak tenli desek bir insan için hiç yanlış değil. Bakır özü için göndermedir. Belki altın olamamış ve dahi gümüş olamamışlara göndermedir? Bakır, kalaylanınca kiri çıkar. Kalaylanması için yanması lazım, yanması için ustası. Yandıktan sonra temizlenmesi lazım bir kumaşla. Parıldaması çok sürmez, yine dünyanın kiriyle haşır neşir olunca döner kararmış bir madene. Aksi takdirde saf denmesi de işe yaramaz olur.

    Zaman zaman şiirleri anladığım ölçüde şerh ediyorum, şerh çok iddialı oldu belki ama kendimce anlamını bulmaya çalışıyorum. Kendi penceremden bakıyorum Amentü'ye, Münacaat'a ve Muş'ta Bir Güz İçin Prelüdler'e.

    Caravaggio'nun The Sacrifice of İsaac'ten uzattığı eli tutarız İsmet Özel'in şiirlerinde. Şiirlerinde tuttuğumuz el nefsimizin elidir. Tabloda resmedilen Hz. İbrahim aleyhisselamın Allah'a kurban etmek üzere olduğu anda Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla gelen koçu resmeder. Nefsimizin elidir bu el, zira nefsin türlü mertebesi vardır. İlk basamakta nefs-i emmareye giydirir İsmet ağabey. Kendisiyle kavgalıdır, henüz 73'e ermeden, 74'e varmadan evvel de bu kavganın ilk muhatabıdır kendisi.

    "çeşme var, kurnası murdar
    yazgım
    kendi avucumda seyretmek kırgın aksimi."
    diyen İsmet ağabey, kırgın aksiyle bana öyle geliyor ki narkissos'a da gönderme yapmıştır ve bu konuya ve isme sahip bir Ovidius şiirine de. Kendi avucunda kırgın aksini insan nasıl seyreder başka? Belki el falıyla. Elfabeyle yahut. Sadece şu dizelerle dahi mite, fala gönderme yapan bir şair var karşımızda. Üstelik kendisini cesur bulmayan bir isim olarak. -"yazık, şairler kadar cesur değilim" Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak-

    "vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!"
    Bu dizede geçen leylak, şehirde sık sık görülen bir çiçek. Oysa çevgen -kimi yörelerde çevgan denir- öyle değil, dağlarda yetişir. İsmet ağabey, şehirden dağlara göçüşünü anlatıyor.
    Arasta, aynı çeşit ürünlerin satıldığı bir çeşit çarşı. Aynılıktan dem vuruyor. Irmaklara çark ediş; değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu en çok bu metaforla anlatırız. Suyun akışıyla bir değişim peyda olur, asla su bir önce nanosaniyedeki ırmakta değildir. İsmet ağabey, şiirinde bir itirafta bulunuyor. Medeniyet denen tek dişi kalmış canavardan yüzünü dönüşünü anlatıyor. Allah'a bir yalvarışta bulunuyor. Zaten bu şiirini de İslam'a girdikten sonra yazıyor.

    "bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dıştan sarmalandığı günlerde"
    Yani eski inanç ve anlayışıyla göçüp gitmeden, şehirden dağa göçünü anlatır, itiraflarını anlatır bu şiirde.
    Akla bir soru geliyor, İsmet ağabey için şehir, medeniyet nasıl bir anlama sahip? Şehir onun için özden uzaklaşmaya tekabül ediyor. Kentleşme, medenileşme -Medinelilik, medenilik kavramına denk düşüyor.- Aslında sonradan türeyen, tamahkârların yamadığı bir kavram olarak bakan İsmet ağabey, Batı medeniyetiyle birlikte tüm uydurulmuş medeniyetlere karşı duruş sergiliyor. İslam bir medeniyete ihtiyaç duymaz diyerek, zaten sünnetin ve vahyin yeterince şumüllü olduğuna vurgu yapıyor. Medeniyet, kentleşme adı altında çarpık algıların sövgüsünü yaparak İslam'ın da medeniyet denen tek dişi kalmış canavarla mücadelesini de kâfi bulur; bulmamak namümkün, amümkün ve hatta imümkün.

    Baştan sona bir şiirini şerh etmek sayfalar süreceği için buna yeltenmeden sözlerimi sonlandırmaya niyetleniyorum. Umarım hakkıyla okuyup anlarız beyefendiyi, anladığımın onda birini dahi söylememiş vaziyetteyim. Aklıma takılan şeyler de var elbette. Örneğin erbain kavramı, kırk güne işarettir. Ancak bu kırk gün kışın ilk kırk günü müdür yoksa yazın mı? Söz konusu İsmet ağabeyken ona kışın kırk günü diyerek klasik bir açı getirmek yeterli gelmiyor. Kürtçede kışın ilk kırk günü için “çilê zivistanê” yazın ilk kırk günü içinse “çile havînê” deniyor. Sanki yazın ilk kırk günü, onun yakıcılığına bir gönderme var, ben hiç değilse böyle anlamak istiyorum.

    Son olarak İsmet ağabeye, özellikle ağabey hitabını uygun görüyorum ki; kendisinin de ilkokuldan bu yana yazımı konusunda tembihlerle öğretildiği biçimiyle “ağabey” yazdığını ve buna bir titizlikle yaklaştığını öğrendim. Öyleyse var ol İsmet ağabey, muhabbetle.
  • Bir kağıt ve bir kalem ver evlat
    Baba ölecek elbet, geriye kalmalı bir iki nasihat...

    Harun Tanış
  • Ahmet Kuru San Diego Eyalet Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi profesörü.

    Yine, aynı üniversitedeki İslami ve Arap Çalışmaları Merkezi’nin de başkanı. Üretken ve titiz bir akademisyen. Yayınları referans özelliği yüksek çalışmalar. Kitapları uluslarası saygın yayınevlerinde yayınlanıyor. Ahmet Kuru’nun akademik çalışmaları Arabça, Çince, Fransızca, Türkçe de dahil olmak üzere çesitli dillere tercüme edildi.
    Sırada, Cambridge Üniversitesi tarafından basılacak önemli bir kitabı var. Kitabın adı: Islam, Authoritarinism, and Underdevelopment: A Global and Historical Comparison. Ahmet Bey, bu kitabı için, “son beş yılımı tamamen bu projeye vakfettim” diyor. Kitabı henüz yayınlanmadan okuyan biri olarak söyleyebilirim ki hocanın olgunluk dönemi eseri olan sözkonusu kitabında ileri sürdüğü tezlerin geniş kesimlerce tartışılacağına inanıyorum.
    Umalım ki, Ahmet Kuru’ya ait daha nice eserleri okumaya devam ederiz.

    ES: Ahmet Bey, yeni kitabınız hayırlı olsun. Öncelikle, kısaca yeni kitabınızdan, kitabınızın hazırlık evrelerinden ve özellikle sizi bu konuda bir kitap yazmaya sevk eden sebeplerden söz edebilir misiniz?

    AK: Teşekkür ederim. Kitabın başlama hikayesi 1989’a kadar gidiyor. İskenderun, Arsuz’un sıcak bir yaz günü sabahında babam ve annem ile kahvaltı yapıyorduk. Babamın neden moralinin bozuk olduğunu sordum. Annem hatırladığım kadarıyla “dün akşam yemekte ağırladığımız korgeneral ile tartıştırmalarından dolayı olabilir” dedi. Rahmetli babam o yıllarda Turgut Özal’ın liderliğindeki ANAP’ın Hatay il başkanı idi. Siyasetçiler ve bürokratları evimizde ağırlardık. Bir önceki akşam da Hatay’a geçici gelen bir karacı paşa davetlimizdi. Ben yattıktan sonra konu Müslümanların geri kalmasına gelmiş. Paşa, ısrarla Protestan milletlerin ilerlediklerini, Müslümanların ise medeniyete bir katkıları olmadığını savunmuş. Babam ise Müslümanların tarihlerinin ilk dönemlerinde matematikten tıbba kadar değişik alanlara yaptıkları katkıları anlatarak karşı çıkmış.
    Bu tartışmanın etkisi ile babamın kütüphanesindeki Almancadan çeviri Avrupa’da makinelerin gelişimi ve sanayi devriminin köklerine dair Demir Melekler adlı kitabı okudum. Babama gidip, “teknolojide Avrupalıların Müslümanları nasıl geçtiklerini anladım” dedim. Yüzünde şefkatli bir tebessüm belirmiş ve “bunu söyleyebilmen için en az 10-15 kitap daha okuman lazım” demişti. Bu olaydan sonra bu konuda okumaya devam ettim. Zaten bu yüzden de Müslümanların geri kalması konulu, Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment: A Global and Historical Comparison (https://www.cambridge.org/...DDAB72136E0B9FC898EB) başlıklı Ağustos ayında yayınlanacak olan kitabımı babam Uğur Kuru’ya ithaf ettim.
    Akademik hayatımın ilk on yılında karşılaştırmalı laiklik çalıştım. Gerek ilk kitabım olan Pasif ve Dışlayıcı Laiklik: A.B.D., Fransa ve Türkiye’de (https://politicalscience.sdsu.edu/...sif_Laiklik_2011.pdf) gerekse Alfred Stepan ile derlediğimiz Türkiye’de Demokrasi, İslam ve Laiklik’te (https://politicalscience.sdsu.edu/...ede_Laiklik_2013.pdf) Türkiye’nin laik bir devlet yapısı ile Müslüman bir toplumu nasıl demokratik bir zeminde buluşturabileceği sorunu üzerine yoğunlaşmıştım. Son on yılımda ise siyasi ve hukuki değişiklerin ötesinde, daha derin sosyo-kültürel ve dini sorunlar üzerine çalıştım ve eskiden beri kafamda olan “Müslümanlar neden geri kaldı?” sorusunu tarihi ve fikri bir zeminde ele alan yeni kitabıma odaklandım. Özellikle son beş yılımı tamamen bu yeni kitap projesine vakfettim.

    ES: Sık sorulan soruyu bir de size yöneltelim: “What went wrong?” Aslında sizin de zihni arka planınızda varlığını hissettiren temel meselelerden biri bu sanırım.

    AK: Bahsettiğiniz Bernard Lewis’in What Went Wrong? başlıklı kitabı Türkçeye “Nerede Yanlış Yapıldı?” veya “Ters Giden Ne İdi?” şeklinde tercüme edilebilir. Dünyada 190’dan fazla devlet var ve bunun yaklaşık dörtte biri, 49 tanesi, Müslüman çoğunluğa sahip. Müslüman ülkeler otoriterlik ve sosyo-ekonomik geri kalmışlık problemlerini çok derin bir şekilde yaşamaktalar. Batılı ülkeler ile Müslüman ülkeler arasında ciddi bir gelişmişlik uçurumu olduğu bir gerçek. Ama daha da kötüsü, otoriterlik ve sosyo-ekonomik geri kalmışlık konularında Müslüman ülkelerin ortalama seviyeleri dünya ortalamasının bile altında.

    Kısacası Lewis sorduğu soruda haklı: Müslüman dünyada nerede yanlış yapıldığı ve ters giden şeyin ne olduğu sorgulanmalı. Ama Lewis tutarlı bir cevap veremiyor, kitabının genelinde Müslümanların özgürlükten de bireysellikten de uzak olduğu türünden iddialarını somut bilgiler sunmadan tekrar ediyor.
    ES: Müslüman nüfusun ağırlıklı olduğu ülkelerde, Batı’ya ve hatta dünya ortalamasına kıyasla, neden daha derin bir otoriterlik ve geri kalmışlık sorunu var? Müslümanlar çoğunluk itibariyle işlerin kötüye gidişinde Batı sömürgeciliğini sebep gösteriyorlar. Bu yargıda haklılık payı var mı?

    AK: Gerek medyada, gerekse akademide bu konular tartışıldığında iki tez ön plana çıkıyor. Birinci teze göre suçlu İslam dini. Ziya Paşa da bir şiirinde bu tezin Osmanlının son dönemi aydınları arasında yaygınlaştığını yazıyor. Bu tez haklı değil; zira 8. ve 11. asırlar arasında Müslümanlar hem felsefe ve bilim alanında, hem de sosyo-ekonomik kalkınma alanında çok büyük başarılara imza attılar. Eğer İslam’ın gelişme ile ilgili bir temel sorunu olsaydı bu başarılar mümkün olmazdı.

    Diğer tez ise, sizin de dediğiniz gibi, sorunların temelinde Batı sömürgeciliğinin olduğu iddiasıdır. Bu tez de ikna edici değil, zira Batılı ülkeler Müslüman ülkeleri direk veya dolaylı olarak sömürgeleştirmeye büyük oranda 19. yüzyıl ortalarında başladılar. Bu tarihte Müslüman ülkeler zaten bilimsel ve sosyo-ekonomik bir durağanlık içindeydiler. Kısacası Batı sömürgeciliğini geri kalmışlığın ana sebebi yerine bir sonucu olarak görmek mümkün. Sömürgecilik tabii ki Müslüman ülkelerde çok yönlü tahriplere yol açmıştır. Ama sorulması gereken asıl soru Müslümanların nasıl olup da Batı karşısında bu kadar zayıf ve çaresiz bir duruma düştükleridir.

    ES: Kitabınızda, kabul görmüş bu iki teze de eleştirileriniz var; peki sizin alternatif açıklamanız nedir? Müslümanların 8. ile 11. yüzyıllar arasında bilimsel ve sosyo-ekonomik başarılarını ve sonraki dönemlerdeki durağanlıklarını ne ile açıklıyorsunuz?

    AK: Benim açıklamam din, devlet, bilim ve ekonomi gibi alanların birbirleri üzerinde egemenlik kurmaması; her alanın diğerlerinin otonomisini kabullenmesi gerekliliğine dayanıyor. İslam tarihinin ilk döneminde, yani 11. yüzyıl sonuna kadar geçen beş asırlık süreçte, alanlar arasında genel olarak bir ayrışma bulunduğunu dört sınıf arasındaki ilişkilerden anlıyoruz. Dört sınıftan kastım: devlet idarecileri, din alimleri, filozoflar ve tüccarlar.

    İlk dönemdeki din alimleri geneli itibariyle devlet ile aralarına bir mesafe koymuşlardı. Şii alimlerin Emevi ve Abbasi devletlerine muhalefetleri zaten bilinir. Bunun yanı sıra Sünnilerin dört fıkıh mezhebi kurucuları olan Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed bin Hanbel de devlete memur olmayı reddetmiş; dahası bu tutumlarından dolayı devlet zulmüne maruz kalmışlardır. Yapılan bir bilimsel araştırmaya göre 8. asırdan 11. asır ortasına kadarki sürede İslam alimlerinin veya ailelerinin yüzde 72’si ticaret ve zanaatkârlık ile geçiniyorlardı. Devletten maaş alanları yüzde 8’lik bir azınlıktı. Kalan yüzde 20 kadarı ise çok değişik mesleklerde çalışıyorlardı.

    Bu dönemde Müslüman ülkelerde derin bir fikri ve dini çoğulculuk yaşanmaktaydı. Tüccarlar hem İslam alimlerine hem de filozoflara maddi destek sağlıyorlardı. Tüccarların ekonomi ve sosyal hayat üzerinde önemli bir etkileri söz konusu idi. Aynı dönem Batı Avrupa’sında ise hakim sınıflar askeri aristokrasi ve Katolik Kilisesi’nin idaresindeki ruhban sınıfı idi.

    On birinci yüzyıl hem Müslüman ülkelerde hem de Batı Avrupa’da değişimin başladığı dönem oldu. Batı Avrupa ekonominin gelişimi ile tüccar sınıfının yükselişine ve üniversitelerin açılışı ile bir entelektüel sınıfın doğuşuna sahne oldu.

    On birinci yüzyılda Müslüman dünyada ise devlet kurumu, özellikle Gazneli ve Selçuklu örneklerinde, eskiye oranla çok daha askeri bir nitelik kazandı. Bu askeri devletler siyaseti, ekonomiyi ve dahası dini yeniden dizayn etmeye yöneldiler. Toprakların askeri memurlara dağıtımını sağlayan ikta sistemi özel toprak sahiplerini ve tüccarları zayıflattı. İdareciler Nizamiye adı verilen medreseler kurarak, din alimlerini devlet memuruna dönüştürecek süreci başlattılar. Bu yeni düzende ulema ile devlet adamları arasında bir ittifak kuruldu. Bu ittifak tüccarlar sınıfını zayıflattı ve filozoflar sınıfını (uzun vadede) yok etti.

    Tarihi süreçte değişimler yaşansa bile genel itibariyle ulema-devlet ittifakının ana temellerinin sağlamlığı ile tüccar sınıfı ve entelektüellerin zayıflığı Müslüman ülkelerde günümüze kadar devam etti.

    ES: On birinci yüzyıldan sonra İslam dünyasında bilim ve felsefe üretiminde bir gerilemeden söz ediyorsunuz. Bu gerilemeyi salt Gazali’ye ya da Haçlı/Moğol istilalarına bağlayabilir miyiz?

    AK: Gazali bugün anladığımız şekliyle İslam dininin oluşumuna etkisi büyük olan bir dehadır. Ama onun etkisi bile tek başına bilim ve felsefedeki gerilemeyi açıklamaya yetmez. Son tahlilde Gazali’nin etkisi ulema-devlet ittifakının bir sonucu olarak görülebilir. Gazali’nin fikirleri kısaca özetlediğim sınıfsal dinamiklere ve güç ilişkilerine uygun düşmesinin de etkisiyle yaygınlaşmıştır.
    Haçlı/Moğol istilaları da önemli faktörlerdir ama bu işgallerden sonra Müslümanlar jeopolitik olarak toparlanmış, hatta daha iyi bir konuma yükselmişlerdir. Moğol idarecilerinin (Çin dışındaki yerlerde) Müslüman olması sayesinde Müslüman toprakların sınırları daha da genişlemiştir.

    Akabinde, 1500 ile 1700 yılları arasında, Müslümanlar üç önemli imparatorluk kurmuşlardır. Osmanlı, Safevi ve Babür imparatorlukları askeri güç bakımından kendilerinden önceki Müslüman devletleri geçmişler, ama felsefi ve bilimsel üretim açısından kendilerinden önceki Müslümanların da kendi çağdaşları Batı Avrupalıların da gerisinde kalmışlardır.

    ES: Türk toplumu, genel olarak Osmanlı tarihini ceddimizin şanlı günleri olarak görüyor ve geçmişe yönelik bir özlem besliyor. Bildiğiniz gibi bizdeki tarih kitaplarında 15.-17. yüzyıllar parlak bir devir olarak anlatılırken siz daha farklı bir tablo çiziyorsunuz. Tezinizi destekleyecek birkaç somut örnek verebilir misiniz?

    AK: Osmanlılar bilim ve felsefe konusunda önemli bir başarı ortaya koyamamışlardır. Astronomi konusunda Fatih döneminde Orta Asya’dan Ali Kuşçu’nun gelmesi ile bir canlılık olmuşsa da 1580’de Takiyuddin rasathanesi şeyhülislamın isteği, padişahin onayı ve donanmanın bombalaması sonucunda yıkılmıştır. Bu tarihten Tanzimat’a kadar Osmanlı’da bilimsel çalışmalar, Katip Çelebi’nin bazı tercümeleri dışında, yok denecek kadar azdır.

    ES: Katip Çelebi’nin (1609-1657) telif eserleri de var.

    AK: Var tabii ama onların bilimsel gelişim ve yeniliğe katkısı son derece sınırlıdır. Katip Çelebi’nin önemli eserlerini kitabımı yazarken inceleme fırsatı buldum: Keşfü’z Zünun (kendi dönemine kadar geneli Arapça ve bazıları Farsça ve Türkçe dillerinde yazılmış 15.000 kadar eserin ansiklopedik bibliyografyası), Düsturu’l-Amel (Osmanlı devletinin bütçe açığı ve benzeri bürokratik sorunlarına dair risalesi), Tuhfetü‘l-Kibar (Osmanlı deniz savaşlarına dair yazdığı tarih) ve Mizanü’l-Hakk (Kadızadeler ile Sufiler arasındaki tartışmada orta yolu bulabilme adına yazdığı kitap). Bu eserler Osmanlı tarihinde ortaya konan en önemli fikri katkılardandır. Ama Batı Avrupa’da o dönemde ortaya konulan eserler ile rekabet etmeleri söz konusu değildir.

    Katip Çelebi’den bir asır önce Kopernik güneşin dünya etrafında değil, dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini ortaya atmıştı. Batı Avrupa gerek astronomide gerekse coğrafyada önemli ilerlemeler katetmekteydi. Müslümanlar bu gelişmelerden kopmuş durumdaydılar. Katip Çelebi hem Cihannüma adlı eserinde Batı Avrupa’daki gelişmelerden bahsetmiş, hem de bir mütercimle beraber Latince’den bir coğrafya kitabı tercüme ederek Müslümanların Batı Avrupa’daki gelişmeleri takip etmesi adına öncü bir rol oynamıştır. Kendisini takdir etmek için yaptığı tercümelerden bahsetmek istemiştim.

    ES: Felsefe’de durum ne idi? Fatih devri Sahn-ı Seman medreselerinde felsefe derslerinin verildiğini biliyoruz.

    AK: Katip Celebi Keşfü’z Zünun ve Mizanü’l-Hakk adlı eserlerinde Fatih dönemi medreselerinde felsefe okutulmasından övgü ile bahsediyor; ama hemen ardından da bu durumun bir asır kadar devam edebildiğini, on altıncı yüzyıl sonunda bu derslerin bir kısım ulema tarafından yasaklandığını ve Osmanlı fikir hayatının durağanlaştığını da vurguluyor. Zaten kendisi de medrese eğitimi almamıştı, ulemadan değildi. Fikri canlılığını buna borçlu olduğunu iddia edenler vardır.

    Fatih döneminde felse konusunda bilinen bir eser Hocazade’nin Gazali’nin felsefecileri eleştirdiği Tehafüt adlı eseri hakkında yazdığı kitaptır. Bu kitap yanlış bir şekilde Gazali ile İbn Rüşt’ün karşılaştırması zannedilir. Halbuki Hocazade İbn Rüşt’e atıf bile yapmamıştır; ihtimal İbn Rüşt’ün Gazali’ye yazdığı reddiyeden haberi bile olmamıştır.

    Osmanlı’da felsefe deyince en çok akla gelen bir diğer örnek on altıncı asırda Kınalızade’nin Türkçe kaleme aldığı Ahlak-i Alai adlı ahlak kitabıdır. Bu kitap Davvani’nin on beşinci asırda Farsça yazdığı Ahlak-i Celali adlı esere dayanmaktadır ama Davvani’nin kitabına göre felsefi derinliği az olan, dini şiirler ve nasihatlerle bezenmiş bir kitaptır. Aslında Davvani’nin eseri de orijinal olmayıp, Tusi’nin on üçüncü asırda Farsça yazdığı Ahlak-i Nasıri’nin felsefi yönü azaltılıp, dini yönü artırılmış bir adaptasyonudur. Kısacası Tusi, Davvani ve Kınalızade örnekleri incelendiğinde on üçüncü asırdan on altıncı asra uzanan çizgide Osmanlılar özelinde, Müslümanlar genelinde felsefi düşüncenin nasıl zayıflama yaşadığı görülmektedir.

    Zaten Osmanlıların matbaayı almada yaklaşık üç asır gecikmesi de entelektüel hayatlarındaki durağanlığın bir göstergesidir.

    ES: Osmanlı düşünce tarihini biraz da şiirde aramak lazım. Osmanlı, şiirle, şiirin imkanlarıyla pekala bir felsefe yapıyor. Osmanlı şairi binlerce Divanla bir dünya görüşü sunuyor. Mesela şair Nabi Efendi. Hikemi şiirin üstatlarındandır. Düşünce tarihçilerimiz sanki burayı biraz ihmal ediyor. Ne dersiniz?

    AK: Felsefeden ne anladığınıza bağlı. Araştırmam Müslümanların bugünkü otoriterlik ve sosyo-ekonomik geri kalmışlık sorunlarının kökenlerini 11. yüzyıl sonrasında felsefe ve bilimdeki durağanlıklarında arıyor. Bu durağanlıktan dolayı siyasi ve ekonomik felsefe Müslüman ülkelerde gelişmedi. Müslümanlar güçler ayrılığı, muhalefet, temsiliyet, yöneticilerin hesap vermesi, mülkiyet hakkı, vergi oranlarını belirlemede katılımcılık gibi siyasete ve ekonomiye dair kavramları, teorileri geliştiremediler. Bu kavram ve teorileri geliştiren İbn Rüşt ve İbn Haldun gibi nadide şahsiyetlerin kitaplarını da ya yaktılar ya da unuttular. Bahsettiğiniz Osmanlı şairlerinin bu siyasi ve iktisadi konularda bir katkısı olduğunu sanmıyorum.

    Türkiye ve Mısır gibi ülkelerde bugün muhafazakar kitleler neden tek adam rejimine veya devletin özel mülkiyete el koymasına yeterince tepki göstermiyorlar? Neden bu kitleler toplumsal sözleşme önemlidir, özel mülkiyete dokunulamaz, demiyorlar? Çünkü bu konularda yüzyıllar boyunca siyasi ve iktisadi felsefe üretememiş bir entelektüel geçmişe sahipler. Osmanlı İmparatorluğu’nda ne bir Jean-Jacques Rousseau yetişti, ne de bir Adam Smith. Sonuç ortada.

    Siyasi ve iktisadi düşüncenin ötesinde astronomi, tıp, mühendislik gibi bilim dallarında Osmanlı’nın Batı Avrupa’ya oranla geri kalmışlığı zaten çok net bir durumdur.

    ES: Kitabınızda 19. yüzyılda İslam dünyasının bir yenilenme çabası içine girdiğini ve örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda ulemanın eğitim üzerindeki tekelini kaybettiğini anlatıyorsunuz. Ulemanın etkisinin azalmış olmasına rağmen reform hareketlerinin başarılı olamaması kitabınızda öne sürdüğünüz temel tezlerle çelişmiyor mu?

    AK: Çelişmediğini, aksine tezimi güçlendirdiğini düşünüyorum. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Müslüman ülkelerde reform yapmaya çalışan devlet adamları sorunların temelinde entelektüel ve burjuva sınıflarının zayıflatılmış olmasının yattığını göremediler. Reformist devlet adamlarının çoğu askeri bir kökenden geldikleri için entelektüellerin ve burjuvazinin önemini kavramaları sınıfsal açıdan kolay değildi. Türkiye, İran, Mısır, Tunus gibi ülkelerdeki modernist hareketlerin temel sorunu tepeden inme otoriter politikalar ile ülkelerini Batı seviyesine çıkarabileceklerini sanmaları idi.

    Halbuki sorunların temeli sadece ulemanın etkili olması değil, bunun ötesinde entelektüel ve burjuva sınıflarının zayıflığı idi. Devlet idarecilerinden bağımsız fikir üretebilen yaratıcı bir entelektüel sınıfı olmadan ve yine idarecilerden bağımsız serbest teşebbüste bulunan üretici bir burjuva sınıfı olmadan, sadece ulemayı zayıflatıp yerine bürokratları güçlendirmek ile Müslümanların sorunlarını çözmek mümkün değildir. Bu açıdan bakınca da modernist projeler Müslümanların entelektüel ve sosyo-ekonomik sorunlarını çözememişlerdir.

    ES: Kitabın tarihi devamlılık iddiası ve din-devlet ayrımını şart koşan tezi Müslümanların sorunlarının çözülmesinin artık mümkün olmadığı şeklinde pesimist bir yaklaşım mı ortaya koyuyor? Gerek Türkiye’de gerekse diğer Müslüman ülkelerde otoriterlik ve geri kalmışlık sorunlarının çözümü adına kitabın önerisi var mı?

    AK: Sosyal bilimlerde tarihi devamlılık değişimin zor ama mümkün olduğunu iddia eden bir bakış açısıdır. Müslümanların sorunlardaki tarihi devamlılık gerekli şartlar oluştuğunda ve aktörler doğru tercihleri yaptıklarında sona erebilir. Ama aynı tercihleri tekrarlayıp durursanız aynı sorunlar da varlıklarını sürdürürler.

    Dünyada şu anki Müslümanların genelinin zihniyeti ve pratiği din-devlet ayrımına ters. Sadece İslamcılar değil nerdeyse tüm tarikat ve cemaatler din ve devletin iç içe olmaları gerektiğini açıkça veya gizlice savunuyorlar. Kitabım bu zihniyet ve pratiğin İslam’ın ana mesajı ve ilk beş asırdaki tecrübesine dayanmadığını, aksine bu tecrübeye zıt olduğunu ortaya koymaya çalışıyor. Günümüzdeki ulema-devlet ittifakı ve daha geniş manasıyla din-devlet beraberliği düşüncesi on birinci asırda ortaya çıkmış olan bir model ve anlayış. Kitaba göre Müslümanlar devlet adamları ve din adamları sınıflarını ayırmak isterlerse bu konuda tarihlerinin ilk döneminden fazlasıyla referans bulmaları mümkün.

    Türkiye’de şu anki gidişat din, devlet, bilim ve ekonomi dahil olmak üzere tüm alanların birbiri içine girmesi şeklinde özetlenebilir. Bu durumun devam etmesi her alanda çöküşü netice verecektir. Gerek Türkiye özelinde gerekse dünya çapında Müslümanlar sorunlarını çözmek istiyorlarsa, alanları ayırmalı, özellikle de entelektüel sınıfın yaratıcı fikirlerini ortaya koyabilmelerine ve burjuva sınıfın serbest teşebbüsle üretim yapmasına destek vermelidirler.
  • 342 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Daha önce inceleme atmıştım ancak bu yazarı ve kitabı inceleme cüretini yanlış bir zamanda gösterdiğimi anlayıp kaldırdım. Kendisinin ilk kitabı Yengeç Dönencesi olsa da ben bu kitabıyla tanıdım. Bu kitabının arkasından ise Yengeç Dönencesi, Marousi’nin Devi, Cinsellik Dünyası, Kara İlkbahar, Rimbaud ya da Büyük İsyan, Hatırlamayı Hatırlamak, Seksus(hala okuyorum) ve Cennette Bir Şeytan kitaplarıyla haşır neşir oldum. O yüzden bu kitap hakkında bir kaç söz edebileceğimi düşünüyorum.Tek kitabı okunarak inceleme yazılabilinir olsa da kitapların yarı otobiyografik olması sebebiyle yazarın anlatmak istediklerini anlayabilmek için kendisini, hayatını, düşüncelerini, aşklarını tanımak gerektiğini fark ettim. Bu yüzden daha önceki incelememi silip, daha kallavi bir inceleme yazma içgüdüsüne karşı koyamadım. Çünkü hak ediyordu.

    Burada laf ettiğimde anında edebiyattan anlamayan, hadsiz konumuna düşürtecek bazı yazarlardan söz etmek isterdim… Kendilerinin kalemini sevmediğimden… Bu herkesin içinde bulunan bir herkesten farklılık çabasından çok bana büyüleyici ya da samimi gelmeyen bir kaleme sahip olmaları… Yaptıkları tanımlamalar, tasvirleri, büyülü dilleri mükemmel etkileyici gelse de sizin zaten sahip olduğunuz veya sahipmiş gibi yaptığınız duyguları tanımlamaktan öteye geçemiyorlar. Bir öykü,roman yazmak hayal gücü ve kalemle birleşince ortaya kusursuz sonuçlar çıkartabilir. Büyüleyici olabilir. Ancak ben kendi adıma bu duygudan koptum. Beni dünyadan alıp götüren ya da içinde yaşadığım dünyaya ayak uydurmamı zorlaştıran, isyan ettiğinin farkında olan isyanlardan sıkıldım…Bunu neden söylediğimi ise size şöyle aktarabilirim…Ne Maldoror’un Şarkıları’nın ne de Rimbaud’un eserlerinin üstüne bir isyanla tanışmadım henüz…Yandığının bilincinde olan isyanlar değildi bunlar…Bunlara şahit olduğunuzda da hak verirsiniz ki en sevilen yazarlar,en sevilen şairler bile gerçekten tat vermemeye başlıyormuş…Kişisel beğeniler de söz konusu olabilmekle beraber size kendinizin dahi sahip olduğu ve yaptığı isyanların samimiyetini sorgulatan isyanlar bunlar…Ve ortak noktaları neydi biliyor musunuz tüm bu kişilerin isyanlarının? Tüm karanlığa rağmen ışığı barındırmaları….Burası önemli çünkü kuyunun dibine indirip orada bırakan çok yazar tanımışsınızdır. Onun rehberliğinde oraya inersiniz ancak geriye dönüş yolunda yalnızsınızdır ve sizin o çok sevdiğiniz yazar sizi aslında yarı yolda bırakmıştır…Bu yüzden bazı yazarlar sizi etkilese de sizde onlardan kalan tek şey umutsuzluktur… ki umutsuzluğa gereksinim duymadığımız bir çağda yaşıyoruz kendimce… Tabii burada başka olgular da ortaya çıkıyor. Birincisi, eğer gerçekten yazarın hislerini paylaşıyorsanız ve bunda samimiyseniz, o dipsiz kuyuya zaten her gün iniyor ve çıkıyorsanız, yazarın sizi yalnız bırakması bir sıkıntı sebebi olmuyor. Hatta yazar kendisini anlayan, hissedenlere bu denli güveniyor da denebilir… İkincisi ise, siz zaten şov peşinde olan, dikkatleri üzerine çekmek isteyen ve o kuyunun gerçekten tadına bakmamış olan bir şovmensinizdir. Çünkü o kuyunun dibindeki insanlar ışığı arıyorlar…Siz sahip olduğunuz ışığı vermeye, ışığınız yokmuş gibi görünmeye, kışsa evde battaniyenizin altında, yaz ise klimanın altında dünyaya isyan eden , adeta acı çeken bir adamı oynayan oyuncular gibisiniz...Bu rolleri boş verip kendinizi oynamanızı ah ne çok isterdim....” Bunlar hiçbir zaman kendi yaşamlarına yön vermeyi denememişler, durmadan ustalarını taklit etmişlerdir…Başı çekmek değil, izlemek…insanoğlunun yıkımı işte burada( Henry Miller-Cinsellik Dünyası).” Bir bakış açısı da şuradan verelim, hem göstermiş olur hem de kendi önyargılarımı kırmama vesile olur belki: “Yirmi yıl sonra yani otuz yedi yaşına bastığın o günlerde dünyadaki bütün kötülüklerin, yani yoksulların bu kadar yoksul ve akılsız olmalarının ve zenginlerin bu kadar zengin ve akıllı olmalarının, kabalığın, şiddetin ve ruhsuzluğun, yani sende ölme isteği ve suçluluk duyguları uyandıran her şeyin nedeninin herkesin herkes gibi düşünmesi olduğunu en sonunda anlamış olacaksın( Orhan Pamuk-Kar).” Yani diyeceğim o ki, taklit edecekseniz, herkes gibi düşünecekseniz bunu umutsuzluk hakkında yapmayın…Kötülük, dibe vurmuşluk...Bunlar bu dünyanın sefaleti ve sefaletten keyif almayın… Belki ben de bunları görüyormuş gibi yapan adam rolündeyimdir, kim bilir…Işığa sahip olana karanlık çekici gelir... Evet canım isyankarlar duyuyorum : Işık yok, umut yok,sevgi yok, saygı yok diye aklından geçirebilecekleri…O halde daha fazla tahammül etmeyin sıkın kafanıza… Siz ışığın gölgelerini karanlık sanan, karanlıktan nasibini almamış olanlarsınız… Dilerim ki zaten hiç almazsınız ve yine dilerim ki umutsuzluğun prim yaptığı yerde umutlarınızla huzur bulursunuz….Beni o kuyunun dibine inmek zorunda olanlar, inmek zorunda bırakılmış olanlar anlayacaktır… ki bu inceleme yolculuğuna başlamamın da sebebi onlar olmakla beraber buradan sonra devam etmek istediklerimde kendileridir… O yüzden tekrar hoş geldiniz…

    Öncelikle Henry Miller kimdir diye başlamak istiyorum. Bu incelemeyi, tanıtımı bu kitabına layık gördüm çünkü her kitabına 10 versem de bu kitabına 11 verdim. O yüzden tüm hissettiklerimi, tüm deneyimlerimi buradan aktarmak istedim. Bu sebepten incelemenin uzun olacağını da tahmin edersiniz. Zira girişe baksanıza! Daha kısa ve verimsiz kitaplar bile görmüşlüğüm vardır…Reklamın iyisi kötüsü olmaz felsefesinin bu ülkede çok iş yapmasından ötürü isim kullanmıyorum… ”Yüznumaraya götürülen büyük bir kitap, hiçbir zarara uğramaz. Yalnızca küçükler zarar görür. Yalnızca küçükler tuvalet kağıdına dönüşür ( Henry Miller- Kara İlkbahar).” Ne kadar da haklı…Bu tarz kitapların her zaman efektif kullanılması gerektiğini düşünmüşümdür… Bu yüzden bu kitabın incelemesi elimden gelen en iyi şekilde yapacağım…Tuvalet kağıdından ne kadar farklı olduğunu anlayasanız diye…

    Sınanmadığın acılar üzerinde ahkam kesmek kolaydır, hepimiz bilirz bunu… Peki sınananlar? İşte onlarca kitapla bazı güçlü yazarların kaleminin arasındaki fark burada ortaya çıkıyor… Başkalarının yaşadığı acıları çok edebi anlatabilen güçlü kalemler olsa da samimiyet dediğim o noktaya temas edemiyorlar… Henry Miller ise yaşadıklarını, gördüklerini, tecrübelerini, kendi psikolojisini yansıtmakta gerçekten çok başarılı bir samimiyet bulunduruyor… Yeraltı edebiyatına giren kitaplarda kendi edindiğim izlenim şudur çoğu zaman: Yazar öyle güzel sisteme söver, geçirir ki siz heyecanlanırsınız… Ve sonuç: “bu adam bir harika dostum!” Yani sizin gazınız alır, tekrar o sisteme geri dönersiniz. Bu gazınızın alınması artan uyumsuzluk hissiyle beraber tahammüllerinizi zorlar. Gazınız alınır, sosyal medyada sayar, söver ve rahatlarsınız ancak, sonucunda kabullenemediğiniz tüm duygular ile tek başınıza kalırsınız. “Kimse beni anlamıyor” dersiniz… Yazar sizin gazınızı almakla size umut vadetmez. Aksine sizinle ortak olan görüşleri sayesinde sanırsınız ki tüm düşünceleri gerçekten doğrudur…Ve uyumsuzluk mükemmel bir ahenkle dans eder… Henry Miller müstehcenliği, kimine göre ahlaksızlığı, argosu ile yeraltından yer üstüne söver gibi gözükse de tamamıyla hayatın içinden yine hayata sövmektedir. Çünkü Henry Miller sistemi kabul etmiştir. Ve bildiğiniz gibi bir hastalığın tedavisi önce kabulünde yatmaktadır. Onun ne kadar kötü olduğunu durmadan söylemekte ve eleştirmekte değil…Yani sıcak yatağından, kendi şahsı sistemin içinde zaten yeterine mutluyken , sizlerin duygularını bir araca dönüştürmekten uzaktadır… Zamanının toplumunun gazını almaktan çok uyandırmak, gözlerini açmak için yazmıştır. Yazma sebeplerinden birini ise şöyle açıklamaktadır; “ Yarın ya da üç yüzyıl sonra gelecek bir sonu sezerek, işte bu yüzden harıl harıl yazıyorum kitabımı. Yine bu yüzden düşüncelerim, zaman zaman, sarsıntıya uğruyor; bu yüzden, ateşi sürekli olarak canlandırmak zorundayım, hem cesaretle hem umutsuzlukla çabalıyorum; çünkü söylemek zorunda olduğum şeyleri bir başkasının söyleyeceğine inanamıyorum. Hızlı ve karmakarışık anlatıyorum, denemelerde bulunuyorum, kullanabileceğim tüm ifade biçimlerini arıyorum; tanrısal bir kekemelik sanki bu. Dünyanın görkemli yıkılışı şaşkına çevirdi beni! ( H.M – Kara İlkbahar)” İçinde bulunduğu zamanda içinde bulunduğu toplumu anlatan bir kitaptan ziyade senelerce hüküm sürecek bir umutsuzluğu sezen bir yazarın eseri Oğlak Dönencesi… Bu yüzden kıymetli… Bu kitapta abartı gelebilecek olan ama aslında abartıdan çok tamamen gerçek olanlar yansıtılmış. “Bokun bok, meleklerin melek olduğu klasik bir katıksızlık istiyorum ( H.M- Kara İlkbahar).” Can Yücelvari göte göt demekten daha fazlası değil yaptığı…Tüm bu dayandığı temelin gerekliliği olarak da tahmin edersiniz ki cinsellik kaçınılmaz bir noktaya geliyor. Konuşulmaması gereken, ayıplanması gereken, hayatın içinde yokmuş gibi yapıldığında sonuçlarının nelere sebep olduğunu biliyoruz. Bu yüzden bunların kaleme böyle gerçekçi bir şekilde kaleme yansıması kaçınılmazdır. Georges Bataille Gözün Hikayesi’nde şöyle der; “ Edebi biçim olarak pornografi iki örnekle çalışır: Biri erotik özne-kurbanın ölüme doğru önlenemez şekilde yol aldığı trajediye, diğeri de cinsel egzersizin saplantılı hedefinin nihai mutlulukla, eşsiz biçimde arzulanan cinsel partnerle birleşmeye ödüllendirildiği komediye denktir.” Edebiyatta pornografiyi, cinselliği bu açıdan ele aldığımızda ve yine Henry Miller’ın Cinsellik Dünyası kitabını göz önünde bulundurduğumuzda bu kitaplardaki cinsellik vurguları önemsenecek en son şey olmaktadır. Daha doğru tabirle, salt akıla geldiği anlamıyla ele alınan cinsellik son konusudur kitabın. Ama tabii zamanında da anlaşılmadığı, ya da gerçek amacı çok iyi anlaşıldığı için müstehcenliği bahane edilerek yasaklanmak durumunda kalmış bir başyapıt Oğlak Dönencesi….

    Peki cinsellik bu kadar mevzu bahis ediliyorken asıl arkasında yatanlar nelerdir bu kitabın? Anlayabildiğimi anlatayım ki siz de mevzu cinsellik mi yoksa başka şeyler mi bir tahminde bulunabilin henüz okumamışken…(Hazır yeri gelmişken belirtmek istiyorum ki, incelemenin içinde Oğlak Dönencesi dışındaki kitaplarından alıntılar yapmaya çalışıyorum. Bu sayede okurken altında yatan metinleri, düşünceleri kendi dilinden ve tabii benim bağdaştırmamdan izlemiş olun. Bu sayede hem size başka bir perspektif sunuyorken, hem de sizin de benim göremediğim başka bağlantılar görmenizi sağlayacağı umudundayım. )

    En başta kurmuş olduğum bir cümle vardı sonu sıkın kafanıza diye biten… Vicdanları rahatsız eden, saygısız biri olduğum düşüncesine yol açabilecek kadar sert bir ifade biçimi olduğunda hemfikirizdir. Ancak şu noktada ayrılacağız ki fiziki bir eylemi desteklemekten ziyade tamamen açıklaması şudur: “Izdırap, milyonlarca hücreden oluşan bir beden gibi büyür,büyür, büyür, kendisiyle beslenir, milyonlarca çoğalır, tüm dünyayı kaplar bilmecenin cevabı olur. Acıdan, ızdıraptan başka her şey geçer, her şey ölür. Herkes, her şey, kendi yaşam biçimine göre belirlenir. Ne ürkünç, ne sürekli bir işkence… Ve akla gelen ilk çözüm: İntihar. Ama bir çözüm mü bu? Biraz gülünç değil mi? Ahlaki intihar çok daha kolay. Yaşama ayak uydurmak, deniyor. Olması gerekene, ya da olabilecek olana değil ( H.M – Cinsellik Dünyası).” Zaten intihar etmiş olana intihar et demem vicdansızlık sayılmayacağı ortada…ben intihar etmeyene umut vadeden adamın incelemesini umutla barındırmaya çalışıyor ve bunu gören gözleri okumaya davet ediyorum…

    Bahsettikleri dönemine ayak uyduramayan bir adamın, içinde bulunduğu tüm kalitesizlik ve vasatlığa bir sitemi…Şöyle yanlış bir düşünce anlaşılmasın bu adam zaten parası varken, paranın sağladığı sağlayabileceği tarzda zevkleri kalite olarak adlandırmıyor. Aksine paranın varlığına sitem eden, her gün işe gitmek zorunda olan insanların özgürlüğünün sadece bir yanılsama olduğunu, dünyanın güzelliklerinin ve bunların tadını çıkarabilecek insanların eksikliğini kendisine dert edinmiş… Karşısındakine konuşuyor ancak sitemi tüm dünyaya…. Dünyada her şey zaten olması gerektiği gibi güzelken insanın sefilliğinin bunu hırslarıyla, arzularıyla yaşanmayacak bir noktaya getirmesine edilen bir sitem…Tüm kötülüklerin sebebini Tanrı’ya bağlayan ya da Tanrı’nın yokluğuna bağlayan bir zihniyetten bahsetmiyorum burada. Vicdan rahatlatmak, yükü başka bir yere yüklemek için gerçekten mükemmel bir yol olsa da kimine göre varlığı-kimine göre yokluğu, bunun tüm sorunlardan bağımsız bir şey olduğunu göstermeye çabalayan bir kalem… “Bugün eskiye oranla çok daha fazla acı çeken kitleler, endişe ve korku ile felce uğramış gözüküyor. İçlerine kapanıp kendi yarattıkları mezarlara çekiliyorlar; bedensel gereksinimleriyle ilgili olanların dışında gerçekle olan tüm ilişkilerini yitirmiş durumdalar. Bu arada beden de, ruhun tapınağı olmaktan çıktı tabii. Dünyadan göçen biri, artık Yaratan’dan da göçüyor ( H.M –Cinsellik Dünyası).” Önceden sadece ruhumuz bu dünyaya ait değildi. Şimdi ise aklımız, vicdanımız bu dünyanın egemenliği altında değil, ikisi de kabullenemiyor düzeni. İsyan etmemeniz ait olmadığınız yere alışmaya çalışmanızdan, alışamamızdan… belki de en çok dünyaya isyan edenlerdir bir Yaratıcının varlığına ihtiyaç duyan ve belki de kanıtlayan…
    Toplumun ahlak değerlerinin bozulmuşluğu, güzellik duygularının yitirilmişliği ve basitleştiği, isyan etmekten eyleme dönemeyen çabalarının tek bir ağızdan atılmış olan ve belki o an için o sistemin içinde duyulmayan bir çığlığı…Belki de bunu da zaten öngörüp demiştir : “Sanıyorum, gelecek çağlarda insanlar beni görmezden gelmeyecekler ( H.M – Kara İlkbahar).” Bu çığlık diğer isyanlardaki gibi bir sitemden ziyade uyandırışın çığlığı… Alışamadığı dünyaya ettiği sitemi, huzursuzluğunu göstererek bunu katlanabilir olmak kılmak için değil, aksine bunu kabul etmiş ancak sizleri uyandırmaya çalışan bir adamın çığlığı…Onun değişmezliğini kabul edip sindirilmiş, ayak uydurmuş bir kabulleniş değil, onun o an için değişmezliğini kabul etse de daha sonraki insanlara bunu göstererek yıkın bu düzeni dercesine bir çığlık… peki kaç kişi duymuş…üzücü bir sonuç maalesef…peki bu isyanın aynısını yapan kaç kişiyi duyuyor insanlar? Herkes isyankar görünümünde ama kimse düzeltmeye çabalamıyor…Değiştirmeye çabaladıkları kendilerini değiştiriyor…ve sonucunda yaşam herkesi bozuyor… kimisi korkuyor sesini çıkarmaktan… kimisi korkuyor insanlarla uğraşmaktan…kimisi korkuyor yanlış yapmaktan….Tüm korkaklar birleştiğinde düzen düzensizliğiyle bir düzen oluşturarak daha da kendisine temel sağlıyor…”Korku, kuşlar yer diye toprağa tohum serpmemektir.” Bizde serpmiyoruz. En fazla serpiyormuş gibi yapıyoruz…

    “Hepimiz katiliz bir anlamda. Tüm yaşam biçimimiz karşılıklı soykırım üzerine kuruludur. Dünya dünya olalı hiç böylesine güven gereksinimi içinde olmadığı gibi, yaşamımız da hiç bu kadar güvenden, güvenceden yoksun olmadı ( H.M – Cinsellik Dünyası).” Ne kadar haklı değil mi? Hayatımıza yön veren şeylere baktığımda görebildiğim- ki sizin de gördüğünüzdür diye düşünüyorum- sadece güvensizlik, umutsuzluk, can sıkıntısı, aidiyet eksikliği, anlayışsızlık ve saygısızlık…belki liste uzar gider ama tüm bu olumsuz noktalarla hala dünyayı olumlamaya çalışan bir umutta taşıyoruz içimizde. Her şeyin düzelebileceği umudu..Düzeltilebileceği umudu… Peki kaçımız bu duyguların varlığını gerçekten kabul ettik ve bunları değiştirmek için çabalıyoruz? Kendi adıma ben çabalamıyordum. Benim için sadece hiç yok denecek bir ışık mevcuttu… Ama içimde kabul ettim diye kendimi kandırdığım duyguların kabullenilmekten çok uzakta olduğunu anladığımda ışık büyüdü…büyümekte de… Henry Miller sağladı bunu bana…O gazımı almadı. Değişmesi gerekenleri gösterdi ve bunları değişmesi için çabayı başkalarından beklemek yerine kalk kendin çabala dedi adeta…

    “Yaşamak için insanın uyanık olması yetmiyor, dikkatli olması da gerekli. Gözlerimizi iyice açtığımız takdirde günlük yaşamın ürkünçlüğü karşısında donup kalırız. Aklı başında olan hiç kimse, bugün bizlerden her gün, her an istenen çılgın şeyleri yapmaz. İster yukarda olun, ister aşağıda ya da ortada, hepimiz kurbanız. Kaçmak istesek kaçamıyoruz. Korunmak istesek korunamıyoruz. “ Tüm bu yaşadıklarımızın sorumlusu bizlerden öncekiler değil sadece…Aynı zamanda bizleriz. Çünkü kimse inanmıyor. Biliyor yanlışlıkların olduğunu, bozuk olduğunu her şeyin. Ancak düzeltmek için gerekli gücü kendisinde göremiyor…” Tek güvenilir güç olan aşka, sevgiye kimse inanmıyor. Kimse, ne kendinde, ne komşusunda yüce bir varlığın var olduğuna inanmıyor. Her yerde korku, kıskançlık, kuşku var. Henüz vakit varken, gelin aklınızı başlarınıza devşirin, insan kardeşlerim!” Henry Miller’ı bizden ayıran noktası belki de eyleme geçmesidir. Onun seçimi buydu. Yazmalıydı. “insan en çok kimse inanmıyor diye yazıyor” demekti onun kaderi. O bu düzenin değişmesi için olan katkısını yazarak yaptı. “Her insan gibi, ben de kendimin düşmanıyım. Ancak, başkalarından beni ayıran nokta, aynı zamanda kendi kendimin kurtarıcısı olduğumu bilmemdir.” Kimileri her sabah sokaktaki temizlik görevlisine “günaydın” diyerek yapıyor… Kimisi geri gelmeyeceğini bile bile kitap verirken arkadaşına….kimisi affederek yapıyor…kimisi penceresini açıp güneşli bir günün başlangıcında derin bir nefesle yapıyor…kimisi severek karşı koyuyor düzene…kimisi güvenerek…kimisi çalışarak…kimisi yazarak….Sanırım bizimde bu dünyanın karamsarlığını kabul etmemiz gerekiyor artık…umutsuzluktan umudu, karanlıktan aydınlığa giden yolu bulmamız lazım…Her insanın içinde barındırdığı güzellikleri yine başkalarına rağmen ortaya çıkarmasının kaçınılmaz olduğu yere gidiyoruz…Ya bizler bunu çıkaracağız bu isyanlara kulak verip, ya da susup sıramızın bize gelmesini bekleyeceğiz nasılsa birisi düzeltir dediğimiz dünyadan göçüp gitmenin… daha kötüsü olan sistemi destekleyenler içinse edilecek sevdiğim bir tavsiye vardır – ki yapanı göründüğünden fazladır- ; “ Düzen üretmeye kabiliyetiniz yoksa kaosa tapınmayınız.”

    Kitaptan çok ayrılmışım gibi gelebilir buraya kadar okuma zahmetini girenlere ancak kitabın değil kitaplarının özü benim için budur. Ama biraz daha bu konulardan sıyrılıp kitap özeline gelirsem. Kitap zamansız bir kitap. Yani her dönem okunur anlamında değil. Bu gidişle tabii o da mümkün ama olay örgüsü bir zaman çizgisi barındırmıyor. Tüm olaylar karışık bir zaman diliminde anlatılıyor. Kimi zaman bir sohbetinde gerçekten söylediğine eklemeler yapıyor. Bu eklemeler ise zaten düşündüklerini daha detaylı aktarma olarak algılanmalı. Kurgusal olması da buradan geliyor zaten. Bunu da hepimiz kafamızda yaparız, yapmışızdır…”Ah, onu demek yerine şunu deseydim” ya da “anlatmak istediğim buydu aslında” gibi cümleler kafamızda tilki misali dönüp durur. Bu zaman çizgisi için de tabii sözleri var Henry’nin. Onlar da şöyle : “ Hiç kimse yaşamı boyunca dümdüz bir çizgi izlemez. Kimi zaman tarifede yazılı olan istasyonlarda dururuz. Kimi zaman yoldan ayrılırız. Bazen yolumuzu kaybeder, ya da havalanıp çöp gibi kayboluruz.” Bir yapboz gibi. Siz her yeri bütünlemeye çalışıyorsunuz bu yüzden okunması bir derece dikkat istiyor…

    Henry Miller okuyucusunu kendi yazısıyla, diliyle, kalemiyle seçen bir yazar. Süslü bir edebiyat ve betimleme trafiğinden ziyade salt gerçeklilikle harmanlanmış. Hatta şöyle bir yoruma layık görüyorum kendisini; Henry Miller’ın tek kitabını okuyan ateist olur, tüm kitaplarını okuyan dindar…Kafasında bir dünya yaratmış ve bunu aktarıyor ancak bu ne distopik ne de ütopik. Bu yaratılan dünyadaki en büyük problemi şöyle aktarabilirim. “ Her şey mümkün bütün mesele bu.” Kendi sözleriyle ise, “ Benim düşlediğim dünya- çünkü her zaman var olan bir dünya o! İnsanların ve hayvanların huzur ve uyum içinde birlikte yaşadıkları bir dünya. Sevginin büyüsüyle her gün biraz daha ölümden arınan bir dünya. Düşlediğim ama düş olmayan bir dünya.”

    İşte düş olmayan dünyanın gerçekleştirilebileceğini, toplumun içinden geçer ifadelerle, bozukluklarını kendi kaleminde toparlayarak toplumun suratına tükürmüştür. Kimisi “Yarabbi şükür” der, kimisi mesajı alır…

    Uzun bir inceleme olduğunu biliyorum. Tüm sabrınızdan dolayı şükran duyuyorum. Okuma zahmetinizden ötürü minnettarım. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

    Sizin için “Kar” yağdıran, Güneş’i sadece sizin üstünüze doğmuş gibi hissettiren ve içinizi tüm karanlıklara rağmen umut dolduran kitapları sevin…

    Ölmeden önce okunması gereken 1001 kitaptan birisi olabilir. Benim için yaşamaya gerçekten tekrar başlamak için okunması gereken ilk kitap.

    Keyifli okumalar. Güneş her gün içinize doğsun…
  • 217 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Muazzam... İlk defa bir kitabı kendimce tanıtırken bu kelimeyi kullanma gereği hissettim, “Muazzam”.
    1516 yılında yazılmış bir eser, Utopia. Tarihi tekrar etmek istiyorum, 1516. Günümüze geldiğimizde hala her şeyin anlatıldığı gibi acımasız, kötü, berbat ve içler acısı olması canımı çok yaktı. Kısa süreli de olsa bu muazzam kitabı okurken o, bahsi geçen “UTOPIA” da buldum, bulmak istedim kendimi. Biraz mutlu yaşamak adına.
    Utopia= Yok-Ülke demek. Olmayan yer. Ama olsa mutlu insanların olacağı bir yer. Adaletin, başarının, hukukun, eğitimin, sağlığın, paylaşımların, insanlığın, devletin, huzurun, barışın tam da olması gerektiği gibi en üst düzeyde yaşandığı yer Utopia. HADİ, HEP BERABER GİDELİM ORAYA, UTOPIA’YA...
    Umarım herkes okur bu kitabı. Keşke herkes okusa bu kitabı. Yüreğim kabararak okudum, her satırı.
    Orada, Utopia'da sınıf farkı yok, herkes eşit, herkes insan. Ve şunu da biliyorsunuz ki, Utopia'da gelecek korkusu yok. Sende, çocuğunda, torunlarında mutlu ve barış dolu, huzurla yaşayacak. Para her şey demek değil orada, hatta para hiçbir şey orada...
    Thomas More, aykırı insan!!! Yazarın hayatı da yazıyor kitapta. Okunulası. Doğruyu söyleyen her insan gibi o tarihte de yaşama hakkı elinden alınmış. Yalancı şahitler ile “Vatana ihanet suçu ile!!!” yargılanmış ve idama mahkum edilmiş.
    Celladının önünde, eğer tavrından, hareketlerinden vazgeçerse affedileceği söylendiği halde başını celladının önüne koymuş ve tavrını değiştirmemiş.
    Thomas More’un ölmeden önceki son sözleri ise “Krala gönlüm borçlu kaldı. Bu berbat dünyanın acılarından beni böyle çabuk kurtarma yüceliğini gösterdiği için. O'na her iki dünyada da dua edeceğim.”
    Tıkandım. Yutkundum. İşte hepsi bu...
    “Dünyada kaygısız, huzurla, sevinçle yaşamaktan daha büyük zenginlik olabilir mi?”
    “Alışkanlıklarımız dışında her şey bize inanılmaz gelir.”
    “Kötü düşünceleri kafalardan bir anda söküp atamıyorsanız, haksızlıkları bir vuruşta ortadan kaldıramıyorsunuz diye halka hizmet etmekten vazgeçmek doğru mudur? Bir fırtınada kaptan, rüzgara söz geçiremiyorum diye gemiyi bırakır mı?”
    “Çağımızın yeni yeni anlamaya başladığı bir gerçeği, yani eğitimin altı yaşlarında başlayıp yirmi beş yaşına doğru biten bir süreç olmadığını, ardı hiç kesilmeden ölünceye dek sürdüğünü, sürmesi de gerektiğini, More daha o zamanlar anlamıştı.”
    “Bir adam sakat diye ya da eli kolu yok diye, onunla alay etmek çok büyük bir suç sayılır. Kendi elinde olmadan sakatlanan değil, bunu bir kusur sayıp da ona akılsızca çatan adamdır çünkü asıl ayıplanması gereken.”
    Herkese adalet dolu okumalar edebiyat sever güzel insanlar.