"İnsanın ölüsü çiğ, dirisi bayat." Bu sözü ilk duyduğumda bana biraz garip gelmişti ama üzerinde biraz düşününce, aslında hayatımızın en büyük gerçeğini yüzüme çarptığını fark ettim. Bu söz sadece ölümle ilgili değildi; aslında daha çok hayatın ve zamanın akışında, biz fark etmeden ilişkilerimizi nasıl eskittiğiyle ilgiliydi.
Sosyal yaşantımız tıpkı bir şelale akıntısı kadar hızlı akıyor. Bu akışın içinde savrulurken, yanımızdaki insanlara hak ettikleri değeri ve ilgiyi vermeyi unutuyor ya da unutmuş gibi yapıyoruz. Onları bir birey olarak değil, bazen dört duvar arasındaki herhangi bir eşya, bazen de uçsuz bucaksız gökyüzündeki belli belirsiz bir nesne gibi görmeye başlıyoruz.
Aslında her şeyin tek sorumlusu zaman. Zaman tıpkı bir nehir gibi durmadan akıyor ve biz de sürekli bu nehrin peşinden koşuyor, onu yakalamaya çalışıyoruz. Biz bu yakalama telaşı içindeyken, yanımızdaki insanlar yavaş yavaş sıradanlaşmaya başlıyor. Her gün gördüğümüz annemiz, babamız ya da en yakın arkadaşımız bizim için artık heyecan verici ya da zaman geçirmekten keyif aldığımız bireyler olmaktan çıkıyor. Onların orada olmasına o kadar alışıyoruz ki, varlıklarının bazen farkında bile olmuyoruz. Seslerini duymak bize farklı gelmiyor. Sabah uyanıyoruz; aile bireyleri işe, biz okula gidiyoruz. Akşam geliyoruz, yüzlerine bile doğru düzgün bakmıyoruz; baksak da görmüyoruz. Sanki onlar hep orada olacakmış ve hiç gitmeyeceklermiş gibi yaşıyoruz. İşte "dirisi bayat" derken tam da bunu anlatmak istiyorum. Onlar bizim için artık taze bir heyecan değil, rutine binmiş, alışılmış, yani "bayatlamış" birer figür oluyorlar; artık hayat hikâyemizdeki kahramanlar olmaktan çıkıyorlar. Elimizdeki telefonlara gösterdiğimiz ilgiyi, yanımızda bulunan, her daim orada olacağına inandığımız canlı kanlı insanlara