Bir idam mahkumunun son gününün nasıl olabileceğini hiç düşünmemiştim. -Bu kitabı okuyana kadar- Olaylara farklı pencereden bakmayı ve bakmadığım yerleri keşfetmeyi seviyorum. Kitapta iç dünyasını okuduğumuz başkarakterin, ismini bile bilmediğimiz o idam mahkumunun, gözünden olaylara bakabilmek beni biraz ürküttü. Hugo'nun kalemi beni fazlasıyla etkiledi.
Burada mahkumun suçunun ne olduğunu bilmediğim için belirli sınırlarla ona yaklaşamadım. Bu aslında onu ve hislerini anlamamı, ona suçlu biri değil de idam edilecek bir kurban gibi görmemi sağladı. Bu da ne kadar doğru bilemiyorum. Her zaman bu şekilde mi yaklaşmalıyız, suçlularla empati yapmak onların zarar verdiklerine bir yerde de haksızlık mı? Bunlar benim için birer soru işareti ve kafa yorulması gereken ayrı başlıklar.
Asıl konu giyotinin ne denli adaleti sağladığı ve toplumsal refahı arttırdığı. Kitapta idam mahkumunun bugün benim için buraya gelenlerin çoğu yarın kendisi için gelecek gibi önemli bir tespiti vardı. Bu beni etkiledi. Alkış tuttuğumuz birçok şeye, bizimle ilgili olmadıklarından dolayı üzerine düşünülmeyen tepkiler veriyoruz. Bazen de kalabalığın sürükleme kuvvetiyle, çoğunluğun azınlığa kıyasla üstün taraf olduğunu düşünerek hareket ediyoruz. Bir gün çok karşısında az kalmayacakmışız gibi.
Eklemek istediğim bir diğer beni etkileyen nokta, mahkumun idam cezasını ilk olarak zaten hepimiz öleceğiz, uzun hayat planları yapan, 6 hafta sonraki idamımı izleyemeyi planlayan birçok insan öldü/ölecek şeklinde yorumlaması oldu. Ölüm bir gerçek ve her an yaklaştığımız bir son-bazılarımız için başlangıç-. Ama yine de insan ölümü bilmek istemez. Bize doktorlar tarafından ömür biçildiğinde bu korkunç olur. Belirsizlik içeren ömrümüzün yarın sonra erebileceği ihtimalini düşük buluruz çünkü. Bu bağlamda her ne