İvan Andreyiç’in yaşadığı şey aslında gölgeyle kavga etmek hatta kafw atmaya benziyor.
Karısından çok kendi zihnindeki hayaleti takip eder.
Bir ses duysa deliye döner, bir şapka görse senaryolar kurar, bir kadının yürüyüşünde bile aldatılma işareti arar.
Bu, Dostoyevski’nin ironik kalemiyle:
hem absürt
hem acıklı
hem de çok tanıdık.
Çünkü insanoğlu, en çok kendi zannıyla yorulur.
Karyolanın altına saklanan iki adam sahnesi vardı.
Hem gülerken acıyorsun, hem acırken gülüyorsun.
Karyolanın altı: utancın düz bastığı yer,
kıskançlığın insanı ne hâle getirdiğinin simgesi,
gururun diz çöktüğü çukur.
Dostoyevski burada şunu söylüyor olmalı:
“İnsan, gururuyla savaşınca en rezil hâline düşer.”
İvan’ın köpeği öldürmesi ise kıskançlığın körleştirdiği o ilkel tarafı gösteriyor:
Korktuğunda önce zararsızı ezer insan.Çünkü kendini korumayı kötülük sanır.
Sonunda öğrendiği şey: Karısını hiç anlamamış. Kendini de…
Öykü finalde gerçeği ortaya çıkartıyor:
İvan’ın karısı masum çıkıyor.
Aslında mesele de hiç o kadın değilmiş.
Mesele, İvan’ın kendi içindeki bataklığa saplanması.
Kıskançlık, bir gerçeğin değil, bir kalp yarasının sonucudur.
Dostoyevski bunu anlatıyor.