Hayranlarımdan gelen istek hikayeyi kıramadım ve işte yıllar sonra yine nckdnkdm
Ahmet
-----Göğe Taşınan Deniz-----
Ahmet yıllarca Akdeniz limanlarında çalışmış, ömrünü tuzlu rüzgârla yoğurmuş bir deniz işçisiydi. Kaptan değildi, mühendis değildi; ama geminin üzerine gölge düşüren bütün ağırlıkları omuzlayan, paslı zincirleri çeken, halatları kavuran ellerin sahibiydi. En hızlı gemici düğümünü o atardı, en gürültülü vinç sesinin altında yine o çalışırdı. Limanda gece vardiyasına kalan olduğunda sabah gün ışırken, elinde çay bardağıyla iskelede hâlâ onu bulurdunuz.
İşçiler arasında “Ahmet ağabey” derlerdi ona, çünkü ne zaman biri bir işin içinden çıkamazsa Ahmet gelir, halatı şöyle bir çevirir, o meşhur gemici düğümünü bir anda atar, iş biterdi.
Ama kimse Ahmet’in asıl sessizliğini bilmezdi. Geceleri, gemi güvertesinde herkes uyurken, kendi paydosunu erkene çekip gökyüzüne bakışını… Akdeniz’in öyle geceleri vardı ki, su bir aynaymış gibi yıldızları geri yansıtırdı. Ahmet işte o gecelerde bazen bir şeyler görürdü. Ne olduğunu bilmiyordu—ışık hüzmeleri, bulutlar arasında kıpırdayan garip bir parıltı, kimi zaman ufka yakın bir yerde göz kırpar gibi olan tekinsiz bir ışık noktası… İşçiler bunu hep “yorgunluk” diye geçiştirirdi. Ahmet de öyle yaptı yıllarca. Ama gözleri, bir daha görmemek için kaydırsa da zihni hiçbirini tamamen unutmamıştı.
Yıllar geçti. Gemiler değişti, limanlar değişti, Ahmet’in saçları kırlaştı. Güvertenin soğuğu dizlerine işler oldu, vinç sesleri kulağında uğuldadı. Bir gün artık bedeni “yeter” dedi. Emeklilik formunu doldururken eli titremedi ama içi tuhaf bir şekilde daraldı. Sanki yıllardır içinde yaşadığı gürültülü dünya bir anda susacak, o da o sessizliğin altında kalacaktı.
Ve emekli olduğunda, herkesin anlam veremediği bir karar verdi:
Hayranlarımdan gelen istek hikayeyi kıramadım ve işte yıllar sonra yine nckdnkdm
Ahmet
-----Göğe Taşınan Deniz-----
Ahmet yıllarca Akdeniz limanlarında çalışmış, ömrünü tuzlu rüzgârla yoğurmuş bir deniz işçisiydi. Kaptan değildi, mühendis değildi; ama geminin üzerine gölge düşüren bütün ağırlıkları omuzlayan, paslı zincirleri çeken, halatları kavuran ellerin sahibiydi. En hızlı gemici düğümünü o atardı, en gürültülü vinç sesinin altında yine o çalışırdı. Limanda gece vardiyasına kalan olduğunda sabah gün ışırken, elinde çay bardağıyla iskelede hâlâ onu bulurdunuz.
İşçiler arasında “Ahmet ağabey” derlerdi ona, çünkü ne zaman biri bir işin içinden çıkamazsa Ahmet gelir, halatı şöyle bir çevirir, o meşhur gemici düğümünü bir anda atar, iş biterdi.
Ama kimse Ahmet’in asıl sessizliğini bilmezdi. Geceleri, gemi güvertesinde herkes uyurken, kendi paydosunu erkene çekip gökyüzüne bakışını… Akdeniz’in öyle geceleri vardı ki, su bir aynaymış gibi yıldızları geri yansıtırdı. Ahmet işte o gecelerde bazen bir şeyler görürdü. Ne olduğunu bilmiyordu—ışık hüzmeleri, bulutlar arasında kıpırdayan garip bir parıltı, kimi zaman ufka yakın bir yerde göz kırpar gibi olan tekinsiz bir ışık noktası… İşçiler bunu hep “yorgunluk” diye geçiştirirdi. Ahmet de öyle yaptı yıllarca. Ama gözleri, bir daha görmemek için kaydırsa da zihni hiçbirini tamamen unutmamıştı.
Yıllar geçti. Gemiler değişti, limanlar değişti, Ahmet’in saçları kırlaştı. Güvertenin soğuğu dizlerine işler oldu, vinç sesleri kulağında uğuldadı. Bir gün artık bedeni “yeter” dedi. Emeklilik formunu doldururken eli titremedi ama içi tuhaf bir şekilde daraldı. Sanki yıllardır içinde yaşadığı gürültülü dünya bir anda susacak, o da o sessizliğin altında kalacaktı.
Ve emekli olduğunda, herkesin anlam veremediği bir karar verdi:
Hayranlarımdan gelen istek hikayeyi kıramadım ve işte yıllar sonra yine nckdnkdm
Ahmet
-----Göğe Taşınan Deniz-----
Ahmet yıllarca Akdeniz limanlarında çalışmış, ömrünü tuzlu rüzgârla yoğurmuş bir deniz işçisiydi. Kaptan değildi, mühendis değildi; ama geminin üzerine gölge düşüren bütün ağırlıkları omuzlayan, paslı zincirleri çeken, halatları kavuran ellerin sahibiydi. En hızlı gemici düğümünü o atardı, en gürültülü vinç sesinin altında yine o çalışırdı. Limanda gece vardiyasına kalan olduğunda sabah gün ışırken, elinde çay bardağıyla iskelede hâlâ onu bulurdunuz.
İşçiler arasında “Ahmet ağabey” derlerdi ona, çünkü ne zaman biri bir işin içinden çıkamazsa Ahmet gelir, halatı şöyle bir çevirir, o meşhur gemici düğümünü bir anda atar, iş biterdi.
Ama kimse Ahmet’in asıl sessizliğini bilmezdi. Geceleri, gemi güvertesinde herkes uyurken, kendi paydosunu erkene çekip gökyüzüne bakışını… Akdeniz’in öyle geceleri vardı ki, su bir aynaymış gibi yıldızları geri yansıtırdı. Ahmet işte o gecelerde bazen bir şeyler görürdü. Ne olduğunu bilmiyordu—ışık hüzmeleri, bulutlar arasında kıpırdayan garip bir parıltı, kimi zaman ufka yakın bir yerde göz kırpar gibi olan tekinsiz bir ışık noktası… İşçiler bunu hep “yorgunluk” diye geçiştirirdi. Ahmet de öyle yaptı yıllarca. Ama gözleri, bir daha görmemek için kaydırsa da zihni hiçbirini tamamen unutmamıştı.
Yıllar geçti. Gemiler değişti, limanlar değişti, Ahmet’in saçları kırlaştı. Güvertenin soğuğu dizlerine işler oldu, vinç sesleri kulağında uğuldadı. Bir gün artık bedeni “yeter” dedi. Emeklilik formunu doldururken eli titremedi ama içi tuhaf bir şekilde daraldı. Sanki yıllardır içinde yaşadığı gürültülü dünya bir anda susacak, o da o sessizliğin altında kalacaktı.
Ve emekli olduğunda, herkesin anlam veremediği bir karar verdi:
Hayranlarımdan gelen istek hikayeyi kıramadım ve işte yıllar sonra yine nckdnkdm
Ahmet
-----Göğe Taşınan Deniz-----
Ahmet yıllarca Akdeniz limanlarında çalışmış, ömrünü tuzlu rüzgârla yoğurmuş bir deniz işçisiydi. Kaptan değildi, mühendis değildi; ama geminin üzerine gölge düşüren bütün ağırlıkları omuzlayan, paslı zincirleri çeken, halatları kavuran ellerin sahibiydi. En hızlı gemici düğümünü o atardı, en gürültülü vinç sesinin altında yine o çalışırdı. Limanda gece vardiyasına kalan olduğunda sabah gün ışırken, elinde çay bardağıyla iskelede hâlâ onu bulurdunuz.
İşçiler arasında “Ahmet ağabey” derlerdi ona, çünkü ne zaman biri bir işin içinden çıkamazsa Ahmet gelir, halatı şöyle bir çevirir, o meşhur gemici düğümünü bir anda atar, iş biterdi.
Ama kimse Ahmet’in asıl sessizliğini bilmezdi. Geceleri, gemi güvertesinde herkes uyurken, kendi paydosunu erkene çekip gökyüzüne bakışını… Akdeniz’in öyle geceleri vardı ki, su bir aynaymış gibi yıldızları geri yansıtırdı. Ahmet işte o gecelerde bazen bir şeyler görürdü. Ne olduğunu bilmiyordu—ışık hüzmeleri, bulutlar arasında kıpırdayan garip bir parıltı, kimi zaman ufka yakın bir yerde göz kırpar gibi olan tekinsiz bir ışık noktası… İşçiler bunu hep “yorgunluk” diye geçiştirirdi. Ahmet de öyle yaptı yıllarca. Ama gözleri, bir daha görmemek için kaydırsa da zihni hiçbirini tamamen unutmamıştı.
Yıllar geçti. Gemiler değişti, limanlar değişti, Ahmet’in saçları kırlaştı. Güvertenin soğuğu dizlerine işler oldu, vinç sesleri kulağında uğuldadı. Bir gün artık bedeni “yeter” dedi. Emeklilik formunu doldururken eli titremedi ama içi tuhaf bir şekilde daraldı. Sanki yıllardır içinde yaşadığı gürültülü dünya bir anda susacak, o da o sessizliğin altında kalacaktı.
Ve emekli olduğunda, herkesin anlam veremediği bir karar verdi:
Hayranlarımdan gelen istek hikayeyi kıramadım ve işte yıllar sonra yine nckdnkdm
Ahmet
-----Göğe Taşınan Deniz-----
Ahmet yıllarca Akdeniz limanlarında çalışmış, ömrünü tuzlu rüzgârla yoğurmuş bir deniz işçisiydi. Kaptan değildi, mühendis değildi; ama geminin üzerine gölge düşüren bütün ağırlıkları omuzlayan, paslı zincirleri çeken, halatları kavuran ellerin sahibiydi. En hızlı gemici düğümünü o atardı, en gürültülü vinç sesinin altında yine o çalışırdı. Limanda gece vardiyasına kalan olduğunda sabah gün ışırken, elinde çay bardağıyla iskelede hâlâ onu bulurdunuz.
İşçiler arasında “Ahmet ağabey” derlerdi ona, çünkü ne zaman biri bir işin içinden çıkamazsa Ahmet gelir, halatı şöyle bir çevirir, o meşhur gemici düğümünü bir anda atar, iş biterdi.
Ama kimse Ahmet’in asıl sessizliğini bilmezdi. Geceleri, gemi güvertesinde herkes uyurken, kendi paydosunu erkene çekip gökyüzüne bakışını… Akdeniz’in öyle geceleri vardı ki, su bir aynaymış gibi yıldızları geri yansıtırdı. Ahmet işte o gecelerde bazen bir şeyler görürdü. Ne olduğunu bilmiyordu—ışık hüzmeleri, bulutlar arasında kıpırdayan garip bir parıltı, kimi zaman ufka yakın bir yerde göz kırpar gibi olan tekinsiz bir ışık noktası… İşçiler bunu hep “yorgunluk” diye geçiştirirdi. Ahmet de öyle yaptı yıllarca. Ama gözleri, bir daha görmemek için kaydırsa da zihni hiçbirini tamamen unutmamıştı.
Yıllar geçti. Gemiler değişti, limanlar değişti, Ahmet’in saçları kırlaştı. Güvertenin soğuğu dizlerine işler oldu, vinç sesleri kulağında uğuldadı. Bir gün artık bedeni “yeter” dedi. Emeklilik formunu doldururken eli titremedi ama içi tuhaf bir şekilde daraldı. Sanki yıllardır içinde yaşadığı gürültülü dünya bir anda susacak, o da o sessizliğin altında kalacaktı.
Ve emekli olduğunda, herkesin anlam veremediği bir karar verdi: