doğa insanoğluna o kadar derin bir sempati duyuyor ki birimiz haklı bir nedenden ötürü kederlendiğinde güneş parlaklığını yitiriyor, rüzgâr insancıl seslerle uğulduyor, bulutlardan gözyaşları yağıyor, ağaçlar yazın ortasında yapraklarını döküp yas tutuyor. benim aklım da doğanın bir parçası değil mi? ben de bir parça da olsa yapraktan ve topraktan değil miyim?
genelde vahşi ve iç karartıcı olarak nitelendirdiğimiz manzaralara baktığımda bile bana çok yakın bir şeyin varlığını son derece açık ve net bir şekilde sezdiğimden ve böylece en yakın, en insancıl akrabamın bir insan olmadığını keşfettiğimden artık hiçbir yerin bana yabancı gelmeyeceğini anlamıştım.
en huysuz, en melankolik kişinin bile hayatında deneyimlediği en tatlı, şefkatli, masum ve besleyici ilişkiyi doğanın kendisine sunduğu nesnelerin herhangi biriyle kurabileceğini öğrendim.