Abdulkadir

Fermanı oldu. Sultan Abdülhamid'in 1676 da kabul ve ilân ettiği ilk (Anayasa) ile kanunî ifadesini bulan din ve vic-dan hürriyeti, 1924 Cumhuriyet Anayasasının 71 ve 75 inci maddelerinde, bu kanunun büyük umdelerinden birini tes-kil etti. Aynı Anayasanın 1928 deki ilk tadilinde devlet laik leştirilince; hele 1937 tadilinde (lâiklik) prensibi; bu kanu-nun ikinci maddesinde yer alınca, din ve vicdan hürriyeti Türkiye'de artık son ve kat'i teminatını buldu sanıldı. Heyhat! O Anayasanın hemen diğer bütün prensiple-ri gibi, din ve vicdan hürriyeti ve lâiklik prensibi de, konul-duğu gündenberi, sırf kağıt üzerinde kaldı. Hayır kağıt üze-rinde kaldı değil, bu prensip tatbikatta tersine işleyen bir makine halini aldı ve efsanelerdeki, kendi sağrısını kemiren canavar gibi, dönüp memleket ekseriyetini ısırdı.
Sayfa 114·Kitabı okudu
Reklam

Abdulkadir

, bir kitap okudu
Puan vermedi·155 syf.·
2025 8. kitabı
Okuyucularımla Türkçemiz üzerinde dertleşeceğim. Türkçemiz diyorum, zira, benim nazarımda ve tarihin öğrettiği hakikatler önünde, bu memleket-te "Osmanlıca" ve "Öz Türkçe", beyaz Türkçe, Kızıl Türkçe... gibi birkaç dil yoktur. Nitekim bu topraklar üstünde Osmanlılar, Öz Türkler... diye kimi, Bizans-lılar gibi, gelip geçmiş; kimi de nereden gelip ne idüğü belli olmayan bir çok millet yoktur. Bu topraklar üstünde bir tek millet vardır: Muh-telif soy unsurlarının uzun bir tarih vukuatı ve isti-haleleri içinde ve bir çok ruhî ve içtimaî faktörlerin yumruğu altında yuğrulup Türk ekseriyetinin kanı, inancı ve kültürü ile kaynaşmasından hasıl olan ve ülke hududları Lozan muahedesiyle çizilen
Sayfa 13·Kitabı okudu
Fuad başgil İnönü ye ; Paşam, dili sadeleştirelim, halk diliyle aydın dili arasındaki farkı en aza indirelim, evet. Fakat ke lime ve tâbir uydurarak dili değiştirelim, halkın dilinden ayrı bir dil icat edelim, hayır. Benim üstünde durduğum nokta budur. Bugünkü gidiş de maalesef. İkinci şıktır. Bunun çok acı neticeler vereceğine kaniyim. Bu gidiş yaşayan nesilleri birbirinden ayıracak, yaşlı neslin dediğini genç nesiller anlamayacak. gençler yaşlılara yabancı kalacaktır. Bir milletin dili, birinin yerine diğeri konulacak şekilde, bir kelime ve tâbir yığını değildir. Dil, asırlar içinde ve nesillerin hafızasında dövüle yoğrula yerleşmiş bir mânâ, his ve hayaldir. Kelime ve tâbir konuşmanın bir vasıtasıdır. Asıl konuşulan mânâ, his ve hayal asırların sinesinde o derece birbiriyle kaynaşmıştır ki, kelimeyi atınca mânâ ve maksat da, his ve hayal de beraber gider. Bundan da nesiller arasında anlaşmazlık doğar. Millet birliği parçalanır. Bir milletin maddî hayâtının vasıtaları değiştirilebilir. Kağnı yerine kamyon, karasaban yerine traktör konulur ve konulması lâzımdır. Teknik terakki de budur. Fakat manevî hayâtın vâsıtaları değiştiril-mek istenilirse, ortada millet bütünlüğü kalmaz. Dil bu cümledendir.
Sayfa 62·Kitabı okudu
Sene 1941. İstanbul Hukuk Fakültesi Dekâ-nı'yım. Üniversite henüz vekâlete bağlıdır. Rektör rahmetli Cemil Bilsel, Maarif Vekili de Hasan Ali Yü-cel. İnönü devrinin Türkçe'mize insafsızca hücumları bütün şiddetiyle devam etmektedir. Heyhât, insan aklına gelmeyeni biz şeytanın aklına getirmişiz. Aradan birkaç ay geçti, geçmedi Teşkilat Kânûnu'nu öztürkçeye çevirmek üzere, An-kara'da Halk Partisi müfritlerinden(49) bir komisyon kurulduğu haberini aldık. 1942 başlarında, biri çok ileri, diğeri mutedil diye, iki sütun hâlinde, Teşkilatı Esasiye Kânûnu'nun öztürkçeye çevrilmiş metinleri hocalara dağıtıldı. Ne metin, ne lisan, aman yarab-bi! Mutedil denilenin bile içinden çıkılır şey değil. Yirmi gün kadar sonra da İnönü İstanbul'a geldi. Ve, üniversite çevresinin reaksiyonunu anlamak için olacak, fakülteleri birer birer ziyaret etti. Hukuk Fakültesini ziyaretinde, Dekanlık odasında, kalabalık maiyeti önünde bana: Teşkilatı Esasiye Kânûnu projesinį aldınız mı? Nasıl buldunuz? diye sordu. Ben de şu cevabı verdim: - Aldım efendim. İyi bulmadım. Türkçemize yazık oluyor.
Sayfa 60·Kitabı okudu
Reklam