Bir işçinin hakkı, hangi kitapta yazarsa yazsın, aynı kelimeyle başlar:
Hakkı yenmez.
Toprağın dili değişir, takvimler değişir, dualar değişir ama bu cümle değişmez.
İnsan, emeğiyle insandır.
Ve emek, pazarlık masasında ucuza düşürülecek bir meta değildir.
Ama garip bir çağdayız.
Bazıları sabah namaza kalkıyor, öğlen pazarlık yapıyor, akşam vicdanını kilitliyor.
Secdeyle doğruluyor belini, sonra başkasının belini iki büklüm bırakıyor.
Bugün bu topraklarda bir düzen kuruldu:
Yoksulluk ithal ediliyor.
Savaşın, açlığın, mecburiyetin içinden insanlar getiriliyor;
sonra o mecburiyetin üstüne basılarak fiyat biçiliyor.
“Ama razı oldu” deniyor.
Rızanın, aç bir mideyle karıştırıldığı yerde adalet çoktan terk etmiştir o dükkânı.
Aynı işi yapan iki insan…
Biri “bizden”, diğeri “misafir”.
Biri hak ediyor, diğeri “idare eder”.
Biri ücret, diğeri sadaka.
Ve bütün bunlar olurken,
aynı eller abdest alıyor,
aynı ağızlar dua ediyor,
aynı diller “kul hakkı” diyor.
İşte ikiyüzlülük tam da burada başlıyor.
Çünkü kul hakkından söz edip kul sömürmek,
ahlaksızlık değil sadece;
bu, ahlakı kullanarak günahı makyajlamaktır.
Hiçbir kutsal metin,
çaresizliği indirim gerekçesi saymaz.
Hiçbir peygamber,
“gücü yetene yüklen” dememiştir.