Doğunca, katlanmış bir haritanın görünen köşesi oldum.
Haritada birden fazla yol vardır. Birden fazla varış noktası. Benliğin açılışı, ortaya serilişi olan harita belli, kesin bir yeri göstermez. BULUNDUĞUNUZ YER diyen ok, ilk koordinatınızdır. Çocukken değiştiremeyeceğiniz şeylerin sayısı çok fazladır. Ama yine de yolculuğa çıkmak üzere toplanabilirsiniz...
Mutluluğu aramak... Bunu yaptım, hâlâ da yapıyorum, hiç de mutlu olmakla aynı şey değil. O bence geçip giden, ömürsüz, koşullara bağlı, azıcık da sıkıcı bir şey.
Tek başına okunduğunda saçma, gülünç bir cümle. Ama hayatın işleyişine -ve bazı insanların zorluklarla neden daha iyi başa çıktıklarına- kafa yorup anlamaya çalıştıkça, dönüp dolaşıp "yaşama evet" düsturuna varıyorum; buysa yaşamı sevmeyi, her ne kadar yetersiz olsa da önce kendini sevmeyi gerektiriyor. "Önce ben" tarzında değil, o yaşamın ve sevginin tam tersi çünkü; daha çok, bir somon balığının akıntıya karşı yüzme kararlılığıyla, inadıyla sevmeyi öğrenmek; ters akıntı istediği kadar çırpıntılı olsun, o sizin akıntınız çünkü...
Bir şey kaybetmişti. Büyük bir şey. Yaşamı kaybetmişti, kaybediyordu.
Çoktan kaybetmiş olmamız ve hâlâ kaybediyor oluşumuz konusunda benzeşiyorduk. Ben ilk sevdiğim kişinin -her ne kadar kaotik olsa da- o ılık ve güvenli ortamını yitirmiştim. Adımı, kimliğimi yitirmiştim. Evlat edinilen çocuklar yerinden edilmiştir. Annemse yaşam denen şeyin muazzam bir sürgün, bir yerinden edilme olduğunu hissediyordu. Her ikimiz de Yuva'mıza gitmek istiyorduk.