Beni öldüren sensin, sen! Yolumun üstünden geçtin ve ben de seni takip ettim. Bana yolu göstererek, sanki elimden tutarak beni bu mezarın ta başına kadar getirdin. Gerçekten de mezarlardan çıkan o aldatıcı ışıklar gibi bu çukura düşürmek için beni sen avladın, ben de düştüm. Şimdi her şey bitti, artık şimdi ben bir ölüyüm. Fakat sen bunu nasıl görmüyorsun, benim felaketimi, ölümümü, can çekişmemi nasıl görmüyorsun? Neden, nasıl oluyor da sen hâlâ gülüyorsun? Alnımın üstünde yazılı olan yazıyı, seni bir daha göremeyeceğimi, eyvah eyvah, seni şimdi son defa gördüğümü ve bir daha artık göremeden burada mahpus, sensiz, sonsuza dek sensiz kalacağımı nasıl oluyor da okumuyor, anlamıyorsun? Fakat bak felaketim alnımda yazılı. Çünkü hiçbir şey değiştirilemez bir tarzda yazılıdır: Aşkım da mahkûmiyetim de ölümüm de... Eğer bu alınyazımı okuyamıyorsan demek ki beni sevmiyor, beni derin bir şekilde anlayamıyorsun. Heyhat, ey hayatımdan daha çok sevdiğim sevgili! Ey dünya yüzündeki biricik kıymetlim! Bu acı felaketi ne iyi anlıyorum: Sen beni sevmiyorsun!.. Fakat ne zarar?.. Mademki beni sevmiyorsun, demek beni kaybettiğin zaman daha az acı duyacaksın!.. Bir an evvel teselli bulacak, gençliğin neşesine daha çabuk dalacak, belki de yeniden bir aşk bulacaksın!.. Ve bu daha iyi, bu pek âlâ!.. Bana gelince, ben seni seviyorum ve seni kurtarıyorum. Seni sevdiğim içindir ki seni kurtarıyorum...