Alev Taner

nasıl da dinginsin şimdi. uyumak ne de çok yakışıyor. koltuğun üstünden süzülüp akmak üzeresin. başın yana düşmüş, saçların aşağı sarkıyor. uylukların uykuya rabıtalanmış. dirseklerin kolçaklara dayalı, kendine çatı çatmışsın kendinden. öğle sonrasının yumuşak ışığı her yerine değmeye başladı. tülleri solduran huzmeler üstüne vuruyor. kıvrak bir gövde, göz kamaştırıcı bir şekilsin. genişleyip sönüyor, sönüp genişliyor göğsün. ciğerinde ılıttığın soluk gibi ısınıyorum ben de. uykuya dalmak yerine bir düşe uyanmışsın. bütün ayva tüylerin dikelmiş. göz göz açılan gözeneklerinle bakıyorsun içeriye. her ne görüyorsan canınla seyrediyorsun kelimelerimi.
Sayfa 102·Kitabı okudu
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
hiç olmazsa bir kerecik 'gözüm' diyerek sevsen beni, alnında bir yere koysan billur cismimi, bir sürü çerçeveler bulsak seninle, yağmalamadan muhafaza etsek şeyleri, itham ve iltifat etmeden sonsuzluğunu bulsak saliselerin; alelade ya da özel, kaba ya da zarif bütün nitelikleri düzlesek, baktığımız yerde göremediğimiz bir şey de olduğunu itiraf edip sussak birlikte ve bu ağzı sıklıkla hiç övünmesek, ne güzel olurdu. yeter ki iste, sana feda olsun gözüm.
Sayfa 101·Kitabı okudu
seni uyumak zor. hele beni düşündüğünü düşlemek, kendi alemimin kuytusundan yaşantını gözlemek eziyete dönüşüyor bazen. sen zamanı eyliyor, ben burada kaburgalarının içine sıkışmış, günden güne ciğerine işleyen bir yara gibi zamanı içiyorum. düşümde hep yalnız görüyorum seni. zevraki'yle didişirken, fotoğraf makinenle dünyayı dikizlerken, bir sohbetin en hararetli yerinde dalıp giderken gözlerin, başın öne düşük yalpalı adımlarla odalarını arşınlarken, arzuları ertelemenin yakıcı eksikliğini ben duyuyorum göğsümde. hislerin önce bana değiyor, sonra taşlaşıp karanlığa yuvarlanıyorlar. taşların arasında kaldım burada. belim bıkınım, sırtım durmadan ağrıyor. dünyayla aramda aşılmaz bir duvar gibisin. bu yüzden seviyorum panayırları. yaşantıya direnen, direnmekten yorgun düşen yerlerin, karnın, bağrın, şakakların bir süreliğine de olsa düşünmeyi bırakıyorlar çünkü. kalabalığa değmek bana düşüyor, sensiz.
Sayfa 94·Kitabı okudu
ne var ki konuştukça korkunçlaşıyordu Zülfü. insanın insana neler edebileceğini anlatırken trajedinin en kaba ve ham görüntüsünü sakınmaksızın kesip çıkarıyordu zamandan. bir savaş fotoğrafçısı, insanlığın hafızasını işleyecek işler açısı manzara çerçevelerken nasıl ki kendi kalbini durduruyorsa, Zülfü de kalpsiz bir dille kalbini oyuyordu insanın. sözgelimi yün yatakların arkasına saklanan bir aile mitralyözle taranırken havada uçuşan kanlı yün topaklarını elleriyle betimliyor, ölü annesinin memesini emmeye çalışan bir bebeğin çabalamasını gözlerini sımsıkı yumarak yansılıyordu. o bebeğin açlıktan ölmesin diye süngülenip nehre atılışını anlatırken yavaş yavaş sönüyordu Zülfü'nün sesi. zalimliği dile getirmenin vebalini üstlenmişti artık. şiddetin özündeki çirkin hazzı yarattığı için yüzünde belli belirsiz bir tiksinti oluşuyordu. cesetlerin yüzdüğü Munzur nehri kana kesince içecek bir damla su bulamayanların söğüt dalları ateşe tutarak ağacın öz suyunu emmelerini, askerlere yerini belli etmesin diye korkudan avaz avaz ağlayan oğlunu boğan bir annenin üç gün sonra kendini kayalıklardan aşağı bırakışını, üst üste yığılan cesetlerin uzaktan bakınca nasıl da çul tınazlarını andırdığını anlatırken acıyı çoğaltıyordu.
Sayfa 80·Kitabı okudu
sanmak... ne harikulade bir şey. bir şeyin olma veya olmama olasılığını aynı anda benimseyip olabileceğine daha çok inanmak ne tılsımlı bir düşünüş.
Sayfa 60·Kitabı okudu